SAYI 17 /ARALIK 2003

ULUSLARARASI İLİŞKİLER, TERÖRİZM VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK
Gazi Üniversitesi,
İİBF, Uluslararasi İlişkiler Bölümü
osmetoz@yahoo.com

 

Uluslararası ilişkiler, çok genel olarak, uluslararası sistem içinde yer alan aktörler arasında cereyan eden politik, ekonomik, güvenlik, kültürel ve benzeri her türlü ilişkiyi ifade eder. Ancak, bu ilişkilerin çıkar mücadelesi bağlamında ortaya çıkmış olduğunu unutmamak gerekir. Uluslararası ilişkilerdeki amaç, uluslararası sistem içinde mevcut yerin korunması veya bu yerin daha ileri noktalara taşınmasıdır. Uluslar arasında ortaya çıkan ilişkilerin doğasında, temelde bu husus yer alır.

Terörizm ise, bu mücadelede kullanılan bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Diplomasi yoluyla elde edilemeyen ve savaşa gidilmesi uygun görülmeyen hedeflerin ele geçirilmesinde kullanılan bir araçtır. Diplomasinin yetersiz kaldığı, savaşın oldukça riskli ve maliyetinin yüksek bulunduğu bir durumda, terörizm, bir dış politika aracı olarak kullanılmaktadır.

Terörizmin, bir toplumu ayakta tutan ne varsa bunları hedef alıp aşındırmaya ve bu suretle ortaya çıkan boşluktan yararlanmaya, yasa dışı hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştığı dikkate alınırsa, terörizmin uluslararası ilişkilerdeki yeri daha iyi anlaşılacaktır. Terörizmde, hedef ülkeyi ayakta tutan unsurların, değerlerin ve kurumların yıpratılması temel çıkış noktasıdır. Bu, doğrudan yapılabileceği gibi, dolaylı olarak da yapılabilir. Doğrudan hedef ülkeye yönelik terörist saldırılarda bulunulması ile; hedef ülkeyi ayakta tutan değer ve kurumların içten, bilinçli bir şekilde yıpratılması arasında, terörizm açısından bir fark yoktur. Bu ikinci durum, bir bakıma teröristlerin hedefe ulaşmada biraz daha mesafe almış olduklarına işaret eder.

Yasa ve hukuk dışı olma, terörizmin doğasında yer alır. Ancak, yasa ve hukuk dışı işler, iç hukukta gözlerden saklanmaya ve gizlenmeye çalışılırken, terörizmdeki yasa ve hukuk dışılık açıktır. Yasa ve hukuk dışı eylemler, herkesin gözü önünde yapılır. Çünkü, terörizm, korku ve dehşet üzerinden, bezginlik ve yılgınlık üzerinden amacına ulaşmaya çalışır. Bunun için de, terörist eylemin en çok ses getirmesi ve mümkün olabilen en geniş şekilde duyurulması amaçlanır. Küçük ve genellikle masum bir kitle hedef alınmış gözükse de, aslında daha büyük kitlelere, toplumlara ve bir ülkeye mesaj verilmesi söz konusudur.

Terörizmin bir dış politika aracı olarak görülmesi ve kullanılması, terörist eylemlerin maliyetinin ve riskinin düşük olması açısından da görülmelidir. Özellikle günümüzde, bilim ve teknikteki gelişmelerin, bilişim teknolojisinin günlük yaşamın her alanına girmesinin, terörizmin maliyetini ve eylemin arkasında olanların yakalanma riskini düşürdüğü bir gerçektir. Mevcut riskin, bilim ve teknikteki gelişmeye bağlı olarak daha da düşeceği ve bu durumun terör eylemlerini teşvik edip destekleyeceği söylenebilir.

Maliyet düşüklüğünün bir başka boyutu da, büyük dış politika hedeflerine sahip olan, ancak bu hedefleri gerçekleştirecek ulusal kaynaklardan yoksun olan az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin yaşadıkları amaç-araç uyumsuzluğunu, terörizmi kullanarak aşmaya çalışmalarıdır. İran, bu açıdan dikkat çekicidir. Ancak, 1990 sonrasındaki döneme ve bugün gelinen noktaya bakıldığında, sadece az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin değil, sivil toplumun yüksek savunma harcamalarına tepkili olduğu ve bu durumu sorguladığı gelişmiş ülkelerin de terörizmi kullanma yoluna gittiği görülmektedir. ABD’nin ve çoğu Avrupa ülkesinin, PKK/KADEK/KHK terör örgütü ile olan ilişkileri bu duruma işaret etmektedir. Ayrıca, iki kutuplu dönemde, ABD’nin ve o zamanki SSCB’nin, birbirlerine karşı terör örgütlerine destek verdiği de bilinmektedir. Sovyetler’in, Batılı ülkelerdeki, bu ülkeleri hedef alan terör örgütlerine her türlü desteği verdiği; IRA’nın ve ETA’nın, iki kutuplu dönemde Doğu Bloku ülkeleri ile SSCB’nin etkisine açık ülkelerce desteklendiği bilinmektedir. Aynı şekilde, bugün ABD’nin hedef aldığı Taliban, El Kaide ve Laden’in, Sovyetler’in 1979 yılında Afganistan’ı işgali ile başlayan süreç içinde ABD tarafından ortaya çıkarılmış olduğu da herkesçe bilinmektedir.

Terörizmle mücadele adına, BM, Avrupa Konseyi ve NATO bağlamında ortaya çıkmış, hukuksal ve siyasal bağlayıcılığa sahip, onlarca düzenleme yürürlükte olmasına rağmen, terörizmin ciddi ve giderek artma ihtimali olan bir sorun olarak ortada durması da, keza terörizm olgusunun, gelişmiş, gelişmekte olan veya az gelişmiş ayrımı yapılmadan çoğu ülke tarafından kullanıldığının bir işareti olarak alınabilir. Uluslararası politikayı yönlendirebilecek bir konuma sahip olan ülkelerin hemen hemen tamamının bu siyasal ve hukuksal düzenlemelere imza atmış olmalarına rağmen, terörizmin tanımı konusunda bir araya gelememeleri; Çeçenler’in Ruslar ve Amerikalılar tarafından farklı şekillerde nitelenmesinde olduğu gibi, birisinin terörist olarak tanımladığına diğerinin halk savaşçısı diyebilmesi, herhalde terörizmin bir dış politika aracı olarak kullanılmak istenmesi ile açıklanabilecek bir durumdur. Terörizmin kesin ve net bir tanımının yapılması, terörizm olgusunu bir dış politika aracı olarak kullanan ülkelerin elini bağlayacaktır ve bu istenmemektedir.

Eğer, ülkeler (özellikle gelişmiş güçlü ülkeler) terörizm ile mücadelede gerçekten samimi olsalardı, bir anlayış birliğine giderek, altına imza koydukları uluslararası hukuk düzenlemelerinin gereklerini yerine getirirlerdi.

Terör, gerek BM tarafından, gerekse AİHM tarafından bir insanlık suçu olarak kabul edilmektedir. Bu suç, yeni kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisi içine de girmektedir. Bu mahkeme, insanlığa karşı işlenen suçlara bakmaya yetkili kılınmıştır. Normal olarak, terörle mücadele eden ABD’nin söz konusu mahkeme kurulur kurulmaz bu mahkemeye taraf olması beklenir. Ancak, terörizmle mücadele ettiğini dilinden düşürmeyen ABD, bu mahkemeye taraf olmamıştır. Kurulmasına ön ayak olmasına rağmen, bunu yapmamıştır. Bu örnek ortada iken, terörizm olgusunu, münhasıran az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için geçerli bir olgu olarak kabul etmek güçtür. Tam tersine, terörizm olgusunun, özellikle uluslararası politikayı yönlendiren hegemonik güç konumundaki aktörler tarafından kullanıldığını ifade temek gerekir. Çünkü, birinci grup ülkelerden farklı olarak, bu ikinci grup ülkelerin fiilen uluslararası politikada düzeni sağlama/yönlendirme işlevleri vardır ve eğer gerçekten isterlerse terörizm ile etkin bir mücadeleyi başlatacak olanaklara sahiplerdir.

Keza, 1960’lı ve 1970’li yıllarda, o dönemin koşullarının etkisinde, genellikle Marksist ve Leninist bir çizgide ortaya çıkan terör örgüt ve faaliyetlerinin, 1980’lerin ortasından itibaren bıçak gibi kesilmesi de, yine gelişmiş güçlü aktörlerin terörizmi bir araç olarak kullandıklarının bir işareti olarak alınmalıdır. O tarihten itibaren SSCB’nin bir dağılma süreci içine girmesi, bu ülkenin terörizme olan desteğini söndürmüş; bunun karşısında ABD’nin de, SSCB’ye yönelik terörizme olan ilgisi giderek azalma süreci içine girmiştir.

Sovyetler Birliği’nin 1990’lı yılların başına doğru dağılması, terörizm açısından bir belirsizliğe ve terörizm ile bağlantılı yeni risklere yol açmıştır. O yıllarda, daha önce ABD ve SSCB tarafından beslenen terör örgütleri ortada/boşlukta kalmış; terörizme destek veren diğer küçük ülkeler ise, bir bekle-gör politikası içine girmişlerdir. Bu koşullarda, Batılı ülkelerdeki bazı terör örgütleri tasfiye sürecine girer gibi olmuşlardır. ABD’nin olumlu yöndeki katkılarıyla ortaya çıkan bu başlangıç görüntüsü, bugün bakıldığında fazla anlamlı olmamıştır. Çünkü, geçici bir duraksamanın dışında bir şey olmamış, koşullar elverişli olmasına rağmen, bu örgütler ortadan kaldırılamamış; bir süre sonra bu örgütler kaldıkları yerlerden faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. 1990 sonrasından başlayarak bugüne kadar olan dönemde IRA ve ETA’ya bakıldığında görünen tablo budur. Bu noktada, ABD ile Batılı ülkeler arasındaki çıkar mücadelesinde, ABD’nin bu örgütlerden yararlanmayı düşündüğü şüphesizdir. Bugün, Irak’ta ABD’ye en çok destek veren ülkeler arasında İngiltere ve İspanya’nın öne çıkması, bu açıdan değerlendirme konusu yapılabilir.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ile başlayan süreç içinde, terörizmle ile bağlantılı yeni riskler de ortaya çıkmıştır. Sovyetler’in elindeki ve kontrolündeki kitle imha silahlarının küçük terörist grupların eline geçme ihtimali, terör fobisini beslemiş; terörizm, bu dönemde, daha önce olmadığı kadar, uluslararası toplumu tehdit eden bir unsur olarak alınmıştır. Bu tarihten itibaren, terörizm, uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden ciddi bir olgu olarak kabul edilmiş; bu algılama, başta NATO dokümanları olmak üzere, diğer ikili ve çoklu dokümanlar ile ulusal güvenlik algılamalarında da benzer şekilde ifadesini bulmuştur. Bu durum, bir taraftan kitle imha silahlarının kontrolünü öne çıkararak az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin bu silahları edinmesi önlenmiş, diğer taraftan da ABD’nin kitle imha silahlarının kontrolüne ilişkin rejimin dışına çıkma yollarını aramasına neden olmuştur. ABD’nin, bundan kısa bir süre önce, Rusya Federasyonu(RF)’nu ikna edip 1972 tarihli Anti Balistik Füze Anlaşması’nın kısıtlayıcı hükümlerinden kurtulması, bu süreç ve söylem içinde ortaya çıkmıştır.

1990 sonrasında, büyük güçler tarafından maksatlı olarak estirilen özgürlük ve serbesti ortamında öne çıkarılan yerel özellikler, etnik ve dinsel kimlikler, bir dış politika aracı olarak terörizm olgusuna da yansımıştır. Etnik ve dinsel söylemleri kullanan, bu söylemler ile kendisini gösteren bir terörizm olgusu ortaya çıkmıştır. Yerel özellikleri, etnik ve dinsel kimlikleri hatırlatan ve bunların öne çıkmasına destek veren büyük güçler ile, bu desteğin etkisinde bunları sahiplenen ve öne çıkarmak isteyen yerel küçük grupların, ulus devleti birlikte hedef aldıkları yeni bir dönem ortaya çıkmıştır. Büyük ve gelişmiş güçler, hem yerel özelliklere, etnik ve dinsel kimliklere vurgu yaparak, hem de vurgu yaptığı bu unsurların arkasındaki küçük yerel gruplara doğrudan veya dolaylı destek vererek, ulus devleti hedef almada, ulus devletin elindeki ve kontrolündeki kaynakların kontrolünü ele geçirmede, bir anlamda aynı noktaya iki kere vurma ve o oranda da etkili olma imkanını elde etmişlerdir.

Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler, ülke ve ulus bütünlüklerini koruma endişesi içinde terörizmle mücadele ederlerken, büyük ve gelişmiş ülkeler bu mücadelede teröristleri özgürlük savaşçısı olarak nitelemekten geri durmamışlardır. Terörizm olgusu, hammadde kaynakları ve pazar yönünden sıkışan batılı gelişmiş ekonomilerin önünü açmada bir araç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bölücü ve ayrılıkçı PKK/KADEK/KHK terör örgütüne verilen desteği bu bağlamda görmek mümkündür. Ülkenin en kıymetli ve stratejik ekonomik kurumları/yatırımları, söz konusu örgüte müzahir olan ülkelerce Türkiye’ye dayatılan ekonomik iyileştirme(özelleştirme) bağlamında yok pahasına elden çıkarılmıştır. Çoğu, işbirlikçi yerli sermayenin de ortak olduğu, sınır tanımayan çok uluslu batılı şirketlerin kontrolüne girmiştir. Gelişmiş Batılı ülkeler ile iyi geçinmek ve onların terörle mücadelede desteğini almak adına, onların hazırladığı ekonomik reçeteler kapsamında önemli ekonomik kuruluşlar, ya doğrudan veya dolaylı olarak yabancıların kontrolüne girmiş, ya da bu kurumlar aynı sektörde çalışan batılı ekonomik kuruşların rakibi olma noktasından uzaklaşmışlardır.

Terörle mücadelenin ciddi kaynak israfını gerektirdiği ve bu kaynakların da o ülkelerin refah ve mutluluğu için harcanması gereken kaynaklardan kesilerek temin edildiği dikkat alınırsa, terörizmin, bir ülkeyi ekonomik açıdan dışa bağımlı kılma ve o ülkenin halkı ile yönetimini karşı karşıya getirme amacına hizmet ettiğini de görmek gerekir. Terörle mücadeleye ayrılan kaynak, bir anlamda yatırım ve istihdam için kullanılabilecek kaynaklarda eksiltme anlamına gelmektedir. Artan nüfus ve ihtiyaçlar dikkate alındığında, yatırım ve istihdam konularında açılım yapamama, zorunlu olarak iç ve dış borçlanmayı öne çıkarmakta; halk, beklentilerine cevap veremeyen devletine küsmektedir.

Türkiye’yi hedef alan terörizm bağlamında ortaya çıkan bu hususları, uluslararası politikanın geneli için görmek gerekir. Türkiye için söz konusu olan bu hususlar, diğer ülkeler için de söz konusudur. O zaman, terörizmin bir dış politika aracı olarak, özellikle gelişmiş ve güçlü ülkeler için olan, çok yönlü kazanımları görmezden gelinemez. Bu ülkeler, terörizm üzerinden politik, ekonomik ve güvenlik açılarından ciddi kazanımlar elde etmektedirler.

11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de meydana gelen terör saldırıları, arkasında kimlerin olduğu henüz netlik kazanmamış olmasına rağmen, terörizm açısından bir kilometre taşı olarak alınabilir.

Her şeyden önce, bu olay sonrasında, ABD’nin terörizmle mücadele bağlamında önce Afganistan’a, arkasından da Irak’a müdahale edip bu ülkelere yerleşmesi, terörizmin gelişmiş güçlü ülkeler tarafından nasıl istismar edilip kullanıldığının çok somut ve güncel bir işareti olmuştur. Sokaktaki vatandaş bile, ABD’nin terörle mücadele etmediğini, bu mücadeleyi istismar ettiğini ve bu bahane ile kendi dış politika hedefleri doğrultusunda ülkeleri işgal ettiğini düşünüyorsa, bu konu üzerinde durmak gerekir. Bu konuda küresel ölçekte bir anlayış birliğine ulaşıldıkça, terörizmin bumerang etkisi de, kendisini o kadar çok göstermeye başlayacaktır. Bunun anlamı, büyük gelişmiş ülkeleri hedef alan terör faaliyetlerinin sıkça yaşanacağı bir döneme doğru gidildiğidir. Özellikle ABD’nin terörizme olan yaklaşımı bu şekilde devam eder ve bu Amerikan yaklaşımı küresel ölçekte aynı şekilde algılanır ise, başta ABD olmak üzere, bu ülke ile birlikte hareket eden diğer ülkelerin önümüzdeki dönemde yoğun ve yaygın terör saldırılarına maruz kalması kaçınılmaz gibi gözükmektedir.

11 Eylül’deki olay, bir bakıma, terörizmin uluslararası politikada bir araç olarak görüldüğünün çok daha ilginç ve güncel bir örneği olarak da görülebilir. Belki, bu noktada, senin teröristin kötü, benim teröristim iyi söylemi ile ifade edilebilecek bir anlayış farklılığından söz etmek de mümkündür. Bunun için, 11 Eylül ile birlikte gündeme düşen, İslam-Batı çatışması ve İslami terör söylemlerine bakmak gerekir.

Batı, 1990’lara doğru Sovyet tehdidi ortadan kalkınca, aynı zamanda kendisini bir arada tutma işlevini yerine getiren ve yaptığı bazı şeylerin sorgusuz-sualsiz kabul edilmesini sağlayan bir araçtan yoksun kalmıştır. ABD açısından, böyle bir araç olmadan uluslararası politikayı denetimi altında tutmanın güçlüğü her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Ötekine olan ihtiyaç giderek belirginleşmektedir. 11 Eylül saldırısının kimin/kimlerin işine geldiği ile ilgili olarak bugüne kadar yapılmış yorum ve değerlendirmeler de dikkate alındığında, bu saldırı sonrasında önce Başkan Bush, arkasından da Berlusconi tarafından çeşitli kereler dile getirilen İslam-Batı çatışmasını ve o olaydan bugüne kadar her vesileyle hemen herkesin kullandığı İslami terör söylemini, Batının aradığı ötekini ortaya çıkarma çabasına bağlamak mümkündür. Bunu medeniyetler çatışmasına kadar götürmek ne kadar doğrudur, bilemiyorum. Ancak, terörizm olgusu ile İslam’ın birlikte anılmasının, Batılı ülkeleri İslam ülkeleri karşısında vaziyet almaya ve Müslümanları kendi coğrafyasına hapsedip dünya ile ilgilerini kesmeye iten bir süreci beraberinde getireceği şüphesizdir. Bu değerlendirmede, son dönemde radikal Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa ilişkin olarak ortaya çıkan gelişmeler ile, Başkan Bush gibi bazı etkin kişilerin bu akımlara dahil oldukları yönündeki açıklamalar, önemli bir etken olmuştur. Ayrıca, Avrupa’da ve Amerika’da Hıristiyan terör örgütleri varken, Filistin karşısında İsrail’in uygulamaları ortada iken, sanki bunların hiç biri yokmuş gibi, sadece İslami terörden bahsedilmesi maksatlı gelmektedir. Teröristlerin Müslüman olmasını çıkış noktası alarak, bütün Müslümanları potansiyel terörist ve İslamiyet’i de terör faaliyetlerine cevaz veren bir din olarak göstermek, kimin işine ve niçin gelir?

Bu açıdan bakılınca, her şeyden önce, terörizmin sıradan dış politikada değil, çok daha geniş kapsamlı/küresel bir senaryo bağlamında araç olarak kullanılmak istendiği izlenimi edinilmektedir. Ve yine bu açıdan bakılınca, giriştikleri terörist eylemi İslam adına gerçekleştirdiklerini açıklayanların, aslında tam tersi olarak, Yahudilerin ve Hıristiyanların ellerini kuvvetlendirdikleri de ortaya çıkmaktadır. Batılı gelişmiş büyük güçlerin, Müslümanları Müslümanlara kırdırmayı öngören bir senaryoya sahip oldukları ve terörizmi bu amaçla bir araç olarak kullandıkları akla gelmektedir.

Yukarıda, terörizmin, özellikle 11 Eylül 2001’deki terörist saldırılar sonrasında büyük gelişmiş ülkeleri hedef alma ihtimalinin giderek güçlendiği ifade edilmişti. Bu ihtimalin güçlenmesinin arkasında, 11 Eylül’deki saldırıların terör fobisini beslemesi de vardır. Batılı gelişmiş ülkeler bunu bildikleri ve bekledikleri için, bir taraftan terörizmi bir araç olarak kullanmaya devam ederken, diğer taraftan da kendilerine yönelik saldırıları için yeni terörle mücadele konsepti geliştirme yoluna gitmişlerdir. Terörle mücadelenin savaş olarak kabul edilmesi, bu yeni konseptin niteliği açısından önemli bir işarettir. Savaş, bilindiği üzere, bir devletin bütün ulusal güç kaynaklarını devreye sokarak hasım ülkeyi hedef aldığı bir süreci ifade eder. Bu itibarla, bu yeni konseptte, hem terörle mücadelede bütün ulusal güç kaynaklarının devreye sokulup kullanılması, hem de başlangıçta da ifade edildiği gibi bir ülkeyi ayakta tutan bütün unsurların, güç kaynaklarının hedef alınması söz konusudur. Esasen, terörle mücadelenin bir savaş olarak nitelenmesi bile, yalnız başına, terörizmin bir dış politika aracı olarak nitelenmesi için yeterlidir.

Sınır güvenliği, hukukun güçlendirilmesi, etkin bir istihbarat ağının oluşturulması, yönetimde birlik ilkesini gözeten özel yönetsel yapılanmalara gidilmesi, bu yeni konseptin içini dolduran hususlar olarak ayrıca belirtilebilir.

Türkiye, terörizmi bir dış politika aracı olarak kullanan ülkeler arasında yer almaz. Terörizmi bu şekilde kullanan ülkelerin politikalarına maruz kalmış bir ülkedir.

Bugün gelinen noktada, Türkiye’nin terörizm karşısındaki konumunu gözden geçirmesi gerekmektedir.

İstanbul’da geçtiğimiz günlerde arka arkaya cereyan eden terörist saldırıların Türkiye’yi hedef alması bir yan, bu saldırılar, Türkiye’nin yeni koşulları dikkate alan bir terörle mücadele konsepti geliştirmede henüz yeteri kadar mesafe almadığına işaret etmektedir. Yakın zamana kadar terörle mücadeleyi kırsal kesimde kabul eden Türkiye, İkiz Sözleşmelerin kabulü, Terörle Mücadele Yasasının 8. Maddesinin iptal edilmesi ve Topluma Kazandırma Yasası ile ortaya çıkan zemin değişikliğini yakalayamamıştır. Buna, ABD’nin PKK/KADEK/KHK’yı Irak’ın kuzeyinden çıkarma çabasını da eklemek gerekir. Bütün bunlar, söz konusu terör örgütünü Türkiye’de olağan siyasal yaşama dahil etmeyi amaçlayan, dolaysıyla terör örgütünü kırsal kesimden kentlere taşıyan bir süreci başlatmıştır. Bu durumda, istihbarat ve güvenlik yapılanmasının bu yeni duruma uydurulması gerekmektedir. İstanbul’daki son terör eylemleri, bu konudaki eksikliğin bir işareti olarak kabul edilebilir.

Ayrıca, terörle mücadelede mesafe alınmasının bir anlayış birliğini gerektirdiği şüphesizdir. Toplumsal ve kurumsal bir anlayış birliği sağlanmadan terörle mücadele edilmesi güçtür. AB üyesi olmasına rağmen, İspanya’da terör örgütleri ile bağlantısı var diye, bir siyasal partinin faaliyetlerinin bir kaç yıllığına askıya alınması tepkiyi çekmemiştir. Yine bu ülkede, güvenlik kuvvetlerine yönelik terörist saldırıları protesto mitinglerine siyasal ve toplumsal yelpazede geniş bir katılım olması oldukça anlamlıdır. İspanya’da bunu sağlayan şey, terörle mücadeledeki anlayış birliğidir. Türkiye’de, bu tür bir anlayış birliğinden söz etmek güçtür.

Nereden ve kime karşı gelirse gelsin, terör saldırıları karşısında aynı tavır sergilenmediği sürece, terörle mücadelenin amacına ulaşması güçtür. Bugün gelinen noktada, terörle mücadelede istihbaratın önemi artmıştır. Ancak, kurumlar arasındaki anlayış farkına dayalı güvensizlik nedeniyle, gerçekte ulusal düzeyde çok ciddi bir potansiyele sahip olunmasına rağmen, mevcut istihbarat alt yapısından tam olarak yararlanılmamaktadır. Türkiye, istihbarat alanında etkin bir koordinasyon sistemi oluşturarak, gerçek gücünü kullanıma hazır hale getirmeli ve diplomasinin elini kuvvetlendirmelidir.

Türkiye, terörizmin bir dış politika aracı olarak kullanılmasının genellik arz ettiği bir ortamda, bu konudaki avantajlarını, terörizmi kendisine karşı kullanan ve kullanma ihtimali bulunan ülkelere ihsas etmeyi düşünmelidir.

Yaklaşık bir asır önce, zamanın önde gelen aktörlerinin Ermeni, Kürt ve Nasturi unsurlarını Osmanlı’ya karşı kullanması ile, bugün Türkiye’nin yaşadıkları arasında pek fark yoktur. Bu unsurlar, o tarihte, o ülkelerin dış politika hedeflerinin gerçekleşmesine aracılık etme işlevini yerine getirmişler, bugün de aynı işleve soyunmuş gözükmektedirler. 80-100 yıl önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çıkan isyan ve ayaklanmaların arkasında kimlerin ve niçin yer aldığı bugün daha iyi anlaşılmasına rağmen, bundan dersler çıkarılmasının düşünülmemesi üzücüdür.

Soruyorum, geçmişteki isyan ve ayaklanmalar ile bugünkü terörizm arasında, niyet ve maksat itibarıyla ne fark vardır?

 

 

 

 

 

 

osmetoz@yahoo.com