|
ULUSLARARASI İLİŞKİLER, TERÖRİZM VE
TÜRKİYE
Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK
Gazi Üniversitesi,
İİBF, Uluslararasi İlişkiler Bölümü
osmetoz@yahoo.com
Uluslararası ilişkiler, çok genel olarak, uluslararası sistem
içinde yer alan aktörler arasında cereyan eden politik, ekonomik,
güvenlik, kültürel ve benzeri her türlü ilişkiyi ifade eder.
Ancak, bu ilişkilerin çıkar mücadelesi bağlamında ortaya çıkmış
olduğunu unutmamak gerekir. Uluslararası ilişkilerdeki amaç,
uluslararası sistem içinde mevcut yerin korunması veya bu
yerin daha ileri noktalara taşınmasıdır. Uluslar arasında
ortaya çıkan ilişkilerin doğasında, temelde bu husus yer alır.
Terörizm ise, bu mücadelede kullanılan bir araç olarak karşımıza
çıkmaktadır. Diplomasi yoluyla elde edilemeyen ve savaşa gidilmesi
uygun görülmeyen hedeflerin ele geçirilmesinde kullanılan
bir araçtır. Diplomasinin yetersiz kaldığı, savaşın oldukça
riskli ve maliyetinin yüksek bulunduğu bir durumda, terörizm,
bir dış politika aracı olarak kullanılmaktadır.
Terörizmin, bir toplumu ayakta tutan ne varsa bunları hedef
alıp aşındırmaya ve bu suretle ortaya çıkan boşluktan yararlanmaya,
yasa dışı hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştığı dikkate alınırsa,
terörizmin uluslararası ilişkilerdeki yeri daha iyi anlaşılacaktır.
Terörizmde, hedef ülkeyi ayakta tutan unsurların, değerlerin
ve kurumların yıpratılması temel çıkış noktasıdır. Bu, doğrudan
yapılabileceği gibi, dolaylı olarak da yapılabilir. Doğrudan
hedef ülkeye yönelik terörist saldırılarda bulunulması ile;
hedef ülkeyi ayakta tutan değer ve kurumların içten, bilinçli
bir şekilde yıpratılması arasında, terörizm açısından bir
fark yoktur. Bu ikinci durum, bir bakıma teröristlerin hedefe
ulaşmada biraz daha mesafe almış olduklarına işaret eder.
Yasa ve hukuk dışı olma, terörizmin doğasında yer alır. Ancak,
yasa ve hukuk dışı işler, iç hukukta gözlerden saklanmaya
ve gizlenmeye çalışılırken, terörizmdeki yasa ve hukuk dışılık
açıktır. Yasa ve hukuk dışı eylemler, herkesin gözü önünde
yapılır. Çünkü, terörizm, korku ve dehşet üzerinden, bezginlik
ve yılgınlık üzerinden amacına ulaşmaya çalışır. Bunun için
de, terörist eylemin en çok ses getirmesi ve mümkün olabilen
en geniş şekilde duyurulması amaçlanır. Küçük ve genellikle
masum bir kitle hedef alınmış gözükse de, aslında daha büyük
kitlelere, toplumlara ve bir ülkeye mesaj verilmesi söz konusudur.
Terörizmin bir dış politika aracı olarak görülmesi ve kullanılması,
terörist eylemlerin maliyetinin ve riskinin düşük olması açısından
da görülmelidir. Özellikle günümüzde, bilim ve teknikteki
gelişmelerin, bilişim teknolojisinin günlük yaşamın her alanına
girmesinin, terörizmin maliyetini ve eylemin arkasında olanların
yakalanma riskini düşürdüğü bir gerçektir. Mevcut riskin,
bilim ve teknikteki gelişmeye bağlı olarak daha da düşeceği
ve bu durumun terör eylemlerini teşvik edip destekleyeceği
söylenebilir.
Maliyet düşüklüğünün bir başka boyutu da, büyük dış politika
hedeflerine sahip olan, ancak bu hedefleri gerçekleştirecek
ulusal kaynaklardan yoksun olan az gelişmiş veya gelişmekte
olan ülkelerin yaşadıkları amaç-araç uyumsuzluğunu, terörizmi
kullanarak aşmaya çalışmalarıdır. İran, bu açıdan dikkat çekicidir.
Ancak, 1990 sonrasındaki döneme ve bugün gelinen noktaya bakıldığında,
sadece az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin değil, sivil
toplumun yüksek savunma harcamalarına tepkili olduğu ve bu
durumu sorguladığı gelişmiş ülkelerin de terörizmi kullanma
yoluna gittiği görülmektedir. ABD’nin ve çoğu Avrupa ülkesinin,
PKK/KADEK/KHK terör örgütü ile olan ilişkileri bu duruma işaret
etmektedir. Ayrıca, iki kutuplu dönemde, ABD’nin ve o zamanki
SSCB’nin, birbirlerine karşı terör örgütlerine destek verdiği
de bilinmektedir. Sovyetler’in, Batılı ülkelerdeki, bu ülkeleri
hedef alan terör örgütlerine her türlü desteği verdiği; IRA’nın
ve ETA’nın, iki kutuplu dönemde Doğu Bloku ülkeleri ile SSCB’nin
etkisine açık ülkelerce desteklendiği bilinmektedir. Aynı
şekilde, bugün ABD’nin hedef aldığı Taliban, El Kaide ve Laden’in,
Sovyetler’in 1979 yılında Afganistan’ı işgali ile başlayan
süreç içinde ABD tarafından ortaya çıkarılmış olduğu da herkesçe
bilinmektedir.
Terörizmle mücadele adına, BM, Avrupa Konseyi ve NATO bağlamında
ortaya çıkmış, hukuksal ve siyasal bağlayıcılığa sahip, onlarca
düzenleme yürürlükte olmasına rağmen, terörizmin ciddi ve
giderek artma ihtimali olan bir sorun olarak ortada durması
da, keza terörizm olgusunun, gelişmiş, gelişmekte olan veya
az gelişmiş ayrımı yapılmadan çoğu ülke tarafından kullanıldığının
bir işareti olarak alınabilir. Uluslararası politikayı yönlendirebilecek
bir konuma sahip olan ülkelerin hemen hemen tamamının bu siyasal
ve hukuksal düzenlemelere imza atmış olmalarına rağmen, terörizmin
tanımı konusunda bir araya gelememeleri; Çeçenler’in Ruslar
ve Amerikalılar tarafından farklı şekillerde nitelenmesinde
olduğu gibi, birisinin terörist olarak tanımladığına diğerinin
halk savaşçısı diyebilmesi, herhalde terörizmin bir dış politika
aracı olarak kullanılmak istenmesi ile açıklanabilecek bir
durumdur. Terörizmin kesin ve net bir tanımının yapılması,
terörizm olgusunu bir dış politika aracı olarak kullanan ülkelerin
elini bağlayacaktır ve bu istenmemektedir.
Eğer, ülkeler (özellikle gelişmiş güçlü ülkeler) terörizm
ile mücadelede gerçekten samimi olsalardı, bir anlayış birliğine
giderek, altına imza koydukları uluslararası hukuk düzenlemelerinin
gereklerini yerine getirirlerdi.
Terör, gerek BM tarafından, gerekse AİHM tarafından bir insanlık
suçu olarak kabul edilmektedir. Bu suç, yeni kurulan Uluslararası
Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisi içine de girmektedir. Bu
mahkeme, insanlığa karşı işlenen suçlara bakmaya yetkili kılınmıştır.
Normal olarak, terörle mücadele eden ABD’nin söz konusu mahkeme
kurulur kurulmaz bu mahkemeye taraf olması beklenir. Ancak,
terörizmle mücadele ettiğini dilinden düşürmeyen ABD, bu mahkemeye
taraf olmamıştır. Kurulmasına ön ayak olmasına rağmen, bunu
yapmamıştır. Bu örnek ortada iken, terörizm olgusunu, münhasıran
az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için geçerli bir olgu
olarak kabul etmek güçtür. Tam tersine, terörizm olgusunun,
özellikle uluslararası politikayı yönlendiren hegemonik güç
konumundaki aktörler tarafından kullanıldığını ifade temek
gerekir. Çünkü, birinci grup ülkelerden farklı olarak, bu
ikinci grup ülkelerin fiilen uluslararası politikada düzeni
sağlama/yönlendirme işlevleri vardır ve eğer gerçekten isterlerse
terörizm ile etkin bir mücadeleyi başlatacak olanaklara sahiplerdir.
Keza, 1960’lı ve 1970’li yıllarda, o dönemin koşullarının
etkisinde, genellikle Marksist ve Leninist bir çizgide ortaya
çıkan terör örgüt ve faaliyetlerinin, 1980’lerin ortasından
itibaren bıçak gibi kesilmesi de, yine gelişmiş güçlü aktörlerin
terörizmi bir araç olarak kullandıklarının bir işareti olarak
alınmalıdır. O tarihten itibaren SSCB’nin bir dağılma süreci
içine girmesi, bu ülkenin terörizme olan desteğini söndürmüş;
bunun karşısında ABD’nin de, SSCB’ye yönelik terörizme olan
ilgisi giderek azalma süreci içine girmiştir.
Sovyetler Birliği’nin 1990’lı yılların başına doğru dağılması,
terörizm açısından bir belirsizliğe ve terörizm ile bağlantılı
yeni risklere yol açmıştır. O yıllarda, daha önce ABD ve SSCB
tarafından beslenen terör örgütleri ortada/boşlukta kalmış;
terörizme destek veren diğer küçük ülkeler ise, bir bekle-gör
politikası içine girmişlerdir. Bu koşullarda, Batılı ülkelerdeki
bazı terör örgütleri tasfiye sürecine girer gibi olmuşlardır.
ABD’nin olumlu yöndeki katkılarıyla ortaya çıkan bu başlangıç
görüntüsü, bugün bakıldığında fazla anlamlı olmamıştır. Çünkü,
geçici bir duraksamanın dışında bir şey olmamış, koşullar
elverişli olmasına rağmen, bu örgütler ortadan kaldırılamamış;
bir süre sonra bu örgütler kaldıkları yerlerden faaliyetlerini
sürdürmüşlerdir. 1990 sonrasından başlayarak bugüne kadar
olan dönemde IRA ve ETA’ya bakıldığında görünen tablo budur.
Bu noktada, ABD ile Batılı ülkeler arasındaki çıkar mücadelesinde,
ABD’nin bu örgütlerden yararlanmayı düşündüğü şüphesizdir.
Bugün, Irak’ta ABD’ye en çok destek veren ülkeler arasında
İngiltere ve İspanya’nın öne çıkması, bu açıdan değerlendirme
konusu yapılabilir.
Sovyetler Birliği’nin dağılması ile başlayan süreç içinde,
terörizmle ile bağlantılı yeni riskler de ortaya çıkmıştır.
Sovyetler’in elindeki ve kontrolündeki kitle imha silahlarının
küçük terörist grupların eline geçme ihtimali, terör fobisini
beslemiş; terörizm, bu dönemde, daha önce olmadığı kadar,
uluslararası toplumu tehdit eden bir unsur olarak alınmıştır.
Bu tarihten itibaren, terörizm, uluslararası barış ve güvenliği
tehdit eden ciddi bir olgu olarak kabul edilmiş; bu algılama,
başta NATO dokümanları olmak üzere, diğer ikili ve çoklu dokümanlar
ile ulusal güvenlik algılamalarında da benzer şekilde ifadesini
bulmuştur. Bu durum, bir taraftan kitle imha silahlarının
kontrolünü öne çıkararak az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin
bu silahları edinmesi önlenmiş, diğer taraftan da ABD’nin
kitle imha silahlarının kontrolüne ilişkin rejimin dışına
çıkma yollarını aramasına neden olmuştur. ABD’nin, bundan
kısa bir süre önce, Rusya Federasyonu(RF)’nu ikna edip 1972
tarihli Anti Balistik Füze Anlaşması’nın kısıtlayıcı hükümlerinden
kurtulması, bu süreç ve söylem içinde ortaya çıkmıştır.
1990 sonrasında, büyük güçler tarafından maksatlı olarak
estirilen özgürlük ve serbesti ortamında öne çıkarılan yerel
özellikler, etnik ve dinsel kimlikler, bir dış politika aracı
olarak terörizm olgusuna da yansımıştır. Etnik ve dinsel söylemleri
kullanan, bu söylemler ile kendisini gösteren bir terörizm
olgusu ortaya çıkmıştır. Yerel özellikleri, etnik ve dinsel
kimlikleri hatırlatan ve bunların öne çıkmasına destek veren
büyük güçler ile, bu desteğin etkisinde bunları sahiplenen
ve öne çıkarmak isteyen yerel küçük grupların, ulus devleti
birlikte hedef aldıkları yeni bir dönem ortaya çıkmıştır.
Büyük ve gelişmiş güçler, hem yerel özelliklere, etnik ve
dinsel kimliklere vurgu yaparak, hem de vurgu yaptığı bu unsurların
arkasındaki küçük yerel gruplara doğrudan veya dolaylı destek
vererek, ulus devleti hedef almada, ulus devletin elindeki
ve kontrolündeki kaynakların kontrolünü ele geçirmede, bir
anlamda aynı noktaya iki kere vurma ve o oranda da etkili
olma imkanını elde etmişlerdir.
Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler, ülke ve ulus bütünlüklerini
koruma endişesi içinde terörizmle mücadele ederlerken, büyük
ve gelişmiş ülkeler bu mücadelede teröristleri özgürlük savaşçısı
olarak nitelemekten geri durmamışlardır. Terörizm olgusu,
hammadde kaynakları ve pazar yönünden sıkışan batılı gelişmiş
ekonomilerin önünü açmada bir araç olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Bölücü ve ayrılıkçı PKK/KADEK/KHK terör örgütüne verilen desteği
bu bağlamda görmek mümkündür. Ülkenin en kıymetli ve stratejik
ekonomik kurumları/yatırımları, söz konusu örgüte müzahir
olan ülkelerce Türkiye’ye dayatılan ekonomik iyileştirme(özelleştirme)
bağlamında yok pahasına elden çıkarılmıştır. Çoğu, işbirlikçi
yerli sermayenin de ortak olduğu, sınır tanımayan çok uluslu
batılı şirketlerin kontrolüne girmiştir. Gelişmiş Batılı ülkeler
ile iyi geçinmek ve onların terörle mücadelede desteğini almak
adına, onların hazırladığı ekonomik reçeteler kapsamında önemli
ekonomik kuruluşlar, ya doğrudan veya dolaylı olarak yabancıların
kontrolüne girmiş, ya da bu kurumlar aynı sektörde çalışan
batılı ekonomik kuruşların rakibi olma noktasından uzaklaşmışlardır.
Terörle mücadelenin ciddi kaynak israfını gerektirdiği ve
bu kaynakların da o ülkelerin refah ve mutluluğu için harcanması
gereken kaynaklardan kesilerek temin edildiği dikkat alınırsa,
terörizmin, bir ülkeyi ekonomik açıdan dışa bağımlı kılma
ve o ülkenin halkı ile yönetimini karşı karşıya getirme amacına
hizmet ettiğini de görmek gerekir. Terörle mücadeleye ayrılan
kaynak, bir anlamda yatırım ve istihdam için kullanılabilecek
kaynaklarda eksiltme anlamına gelmektedir. Artan nüfus ve
ihtiyaçlar dikkate alındığında, yatırım ve istihdam konularında
açılım yapamama, zorunlu olarak iç ve dış borçlanmayı öne
çıkarmakta; halk, beklentilerine cevap veremeyen devletine
küsmektedir.
Türkiye’yi hedef alan terörizm bağlamında ortaya çıkan bu
hususları, uluslararası politikanın geneli için görmek gerekir.
Türkiye için söz konusu olan bu hususlar, diğer ülkeler için
de söz konusudur. O zaman, terörizmin bir dış politika aracı
olarak, özellikle gelişmiş ve güçlü ülkeler için olan, çok
yönlü kazanımları görmezden gelinemez. Bu ülkeler, terörizm
üzerinden politik, ekonomik ve güvenlik açılarından ciddi
kazanımlar elde etmektedirler.
11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de meydana gelen terör saldırıları,
arkasında kimlerin olduğu henüz netlik kazanmamış olmasına
rağmen, terörizm açısından bir kilometre taşı olarak alınabilir.
Her şeyden önce, bu olay sonrasında, ABD’nin terörizmle mücadele
bağlamında önce Afganistan’a, arkasından da Irak’a müdahale
edip bu ülkelere yerleşmesi, terörizmin gelişmiş güçlü ülkeler
tarafından nasıl istismar edilip kullanıldığının çok somut
ve güncel bir işareti olmuştur. Sokaktaki vatandaş bile, ABD’nin
terörle mücadele etmediğini, bu mücadeleyi istismar ettiğini
ve bu bahane ile kendi dış politika hedefleri doğrultusunda
ülkeleri işgal ettiğini düşünüyorsa, bu konu üzerinde durmak
gerekir. Bu konuda küresel ölçekte bir anlayış birliğine ulaşıldıkça,
terörizmin bumerang etkisi de, kendisini o kadar çok göstermeye
başlayacaktır. Bunun anlamı, büyük gelişmiş ülkeleri hedef
alan terör faaliyetlerinin sıkça yaşanacağı bir döneme doğru
gidildiğidir. Özellikle ABD’nin terörizme olan yaklaşımı bu
şekilde devam eder ve bu Amerikan yaklaşımı küresel ölçekte
aynı şekilde algılanır ise, başta ABD olmak üzere, bu ülke
ile birlikte hareket eden diğer ülkelerin önümüzdeki dönemde
yoğun ve yaygın terör saldırılarına maruz kalması kaçınılmaz
gibi gözükmektedir.
11 Eylül’deki olay, bir bakıma, terörizmin uluslararası politikada
bir araç olarak görüldüğünün çok daha ilginç ve güncel bir
örneği olarak da görülebilir. Belki, bu noktada, senin teröristin
kötü, benim teröristim iyi söylemi ile ifade edilebilecek
bir anlayış farklılığından söz etmek de mümkündür. Bunun için,
11 Eylül ile birlikte gündeme düşen, İslam-Batı çatışması
ve İslami terör söylemlerine bakmak gerekir.
Batı, 1990’lara doğru Sovyet tehdidi ortadan kalkınca, aynı
zamanda kendisini bir arada tutma işlevini yerine getiren
ve yaptığı bazı şeylerin sorgusuz-sualsiz kabul edilmesini
sağlayan bir araçtan yoksun kalmıştır. ABD açısından, böyle
bir araç olmadan uluslararası politikayı denetimi altında
tutmanın güçlüğü her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Ötekine
olan ihtiyaç giderek belirginleşmektedir. 11 Eylül saldırısının
kimin/kimlerin işine geldiği ile ilgili olarak bugüne kadar
yapılmış yorum ve değerlendirmeler de dikkate alındığında,
bu saldırı sonrasında önce Başkan Bush, arkasından da Berlusconi
tarafından çeşitli kereler dile getirilen İslam-Batı çatışmasını
ve o olaydan bugüne kadar her vesileyle hemen herkesin kullandığı
İslami terör söylemini, Batının aradığı ötekini ortaya çıkarma
çabasına bağlamak mümkündür. Bunu medeniyetler çatışmasına
kadar götürmek ne kadar doğrudur, bilemiyorum. Ancak, terörizm
olgusu ile İslam’ın birlikte anılmasının, Batılı ülkeleri
İslam ülkeleri karşısında vaziyet almaya ve Müslümanları kendi
coğrafyasına hapsedip dünya ile ilgilerini kesmeye iten bir
süreci beraberinde getireceği şüphesizdir. Bu değerlendirmede,
son dönemde radikal Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa ilişkin olarak
ortaya çıkan gelişmeler ile, Başkan Bush gibi bazı etkin kişilerin
bu akımlara dahil oldukları yönündeki açıklamalar, önemli
bir etken olmuştur. Ayrıca, Avrupa’da ve Amerika’da Hıristiyan
terör örgütleri varken, Filistin karşısında İsrail’in uygulamaları
ortada iken, sanki bunların hiç biri yokmuş gibi, sadece İslami
terörden bahsedilmesi maksatlı gelmektedir. Teröristlerin
Müslüman olmasını çıkış noktası alarak, bütün Müslümanları
potansiyel terörist ve İslamiyet’i de terör faaliyetlerine
cevaz veren bir din olarak göstermek, kimin işine ve niçin
gelir?
Bu açıdan bakılınca, her şeyden önce, terörizmin sıradan
dış politikada değil, çok daha geniş kapsamlı/küresel bir
senaryo bağlamında araç olarak kullanılmak istendiği izlenimi
edinilmektedir. Ve yine bu açıdan bakılınca, giriştikleri
terörist eylemi İslam adına gerçekleştirdiklerini açıklayanların,
aslında tam tersi olarak, Yahudilerin ve Hıristiyanların ellerini
kuvvetlendirdikleri de ortaya çıkmaktadır. Batılı gelişmiş
büyük güçlerin, Müslümanları Müslümanlara kırdırmayı öngören
bir senaryoya sahip oldukları ve terörizmi bu amaçla bir araç
olarak kullandıkları akla gelmektedir.
Yukarıda, terörizmin, özellikle 11 Eylül 2001’deki terörist
saldırılar sonrasında büyük gelişmiş ülkeleri hedef alma ihtimalinin
giderek güçlendiği ifade edilmişti. Bu ihtimalin güçlenmesinin
arkasında, 11 Eylül’deki saldırıların terör fobisini beslemesi
de vardır. Batılı gelişmiş ülkeler bunu bildikleri ve bekledikleri
için, bir taraftan terörizmi bir araç olarak kullanmaya devam
ederken, diğer taraftan da kendilerine yönelik saldırıları
için yeni terörle mücadele konsepti geliştirme yoluna gitmişlerdir.
Terörle mücadelenin savaş olarak kabul edilmesi, bu yeni konseptin
niteliği açısından önemli bir işarettir. Savaş, bilindiği
üzere, bir devletin bütün ulusal güç kaynaklarını devreye
sokarak hasım ülkeyi hedef aldığı bir süreci ifade eder. Bu
itibarla, bu yeni konseptte, hem terörle mücadelede bütün
ulusal güç kaynaklarının devreye sokulup kullanılması, hem
de başlangıçta da ifade edildiği gibi bir ülkeyi ayakta tutan
bütün unsurların, güç kaynaklarının hedef alınması söz konusudur.
Esasen, terörle mücadelenin bir savaş olarak nitelenmesi bile,
yalnız başına, terörizmin bir dış politika aracı olarak nitelenmesi
için yeterlidir.
Sınır güvenliği, hukukun güçlendirilmesi, etkin bir istihbarat
ağının oluşturulması, yönetimde birlik ilkesini gözeten özel
yönetsel yapılanmalara gidilmesi, bu yeni konseptin içini
dolduran hususlar olarak ayrıca belirtilebilir.
Türkiye, terörizmi bir dış politika aracı olarak kullanan
ülkeler arasında yer almaz. Terörizmi bu şekilde kullanan
ülkelerin politikalarına maruz kalmış bir ülkedir.
Bugün gelinen noktada, Türkiye’nin terörizm karşısındaki
konumunu gözden geçirmesi gerekmektedir.
İstanbul’da geçtiğimiz günlerde arka arkaya cereyan eden
terörist saldırıların Türkiye’yi hedef alması bir yan, bu
saldırılar, Türkiye’nin yeni koşulları dikkate alan bir terörle
mücadele konsepti geliştirmede henüz yeteri kadar mesafe almadığına
işaret etmektedir. Yakın zamana kadar terörle mücadeleyi kırsal
kesimde kabul eden Türkiye, İkiz Sözleşmelerin kabulü, Terörle
Mücadele Yasasının 8. Maddesinin iptal edilmesi ve Topluma
Kazandırma Yasası ile ortaya çıkan zemin değişikliğini yakalayamamıştır.
Buna, ABD’nin PKK/KADEK/KHK’yı Irak’ın kuzeyinden çıkarma
çabasını da eklemek gerekir. Bütün bunlar, söz konusu terör
örgütünü Türkiye’de olağan siyasal yaşama dahil etmeyi amaçlayan,
dolaysıyla terör örgütünü kırsal kesimden kentlere taşıyan
bir süreci başlatmıştır. Bu durumda, istihbarat ve güvenlik
yapılanmasının bu yeni duruma uydurulması gerekmektedir. İstanbul’daki
son terör eylemleri, bu konudaki eksikliğin bir işareti olarak
kabul edilebilir.
Ayrıca, terörle mücadelede mesafe alınmasının bir anlayış
birliğini gerektirdiği şüphesizdir. Toplumsal ve kurumsal
bir anlayış birliği sağlanmadan terörle mücadele edilmesi
güçtür. AB üyesi olmasına rağmen, İspanya’da terör örgütleri
ile bağlantısı var diye, bir siyasal partinin faaliyetlerinin
bir kaç yıllığına askıya alınması tepkiyi çekmemiştir. Yine
bu ülkede, güvenlik kuvvetlerine yönelik terörist saldırıları
protesto mitinglerine siyasal ve toplumsal yelpazede geniş
bir katılım olması oldukça anlamlıdır. İspanya’da bunu sağlayan
şey, terörle mücadeledeki anlayış birliğidir. Türkiye’de,
bu tür bir anlayış birliğinden söz etmek güçtür.
Nereden ve kime karşı gelirse gelsin, terör saldırıları karşısında
aynı tavır sergilenmediği sürece, terörle mücadelenin amacına
ulaşması güçtür. Bugün gelinen noktada, terörle mücadelede
istihbaratın önemi artmıştır. Ancak, kurumlar arasındaki anlayış
farkına dayalı güvensizlik nedeniyle, gerçekte ulusal düzeyde
çok ciddi bir potansiyele sahip olunmasına rağmen, mevcut
istihbarat alt yapısından tam olarak yararlanılmamaktadır.
Türkiye, istihbarat alanında etkin bir koordinasyon sistemi
oluşturarak, gerçek gücünü kullanıma hazır hale getirmeli
ve diplomasinin elini kuvvetlendirmelidir.
Türkiye, terörizmin bir dış politika aracı olarak kullanılmasının
genellik arz ettiği bir ortamda, bu konudaki avantajlarını,
terörizmi kendisine karşı kullanan ve kullanma ihtimali bulunan
ülkelere ihsas etmeyi düşünmelidir.
Yaklaşık bir asır önce, zamanın önde gelen aktörlerinin Ermeni,
Kürt ve Nasturi unsurlarını Osmanlı’ya karşı kullanması ile,
bugün Türkiye’nin yaşadıkları arasında pek fark yoktur. Bu
unsurlar, o tarihte, o ülkelerin dış politika hedeflerinin
gerçekleşmesine aracılık etme işlevini yerine getirmişler,
bugün de aynı işleve soyunmuş gözükmektedirler. 80-100 yıl
önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çıkan isyan ve ayaklanmaların
arkasında kimlerin ve niçin yer aldığı bugün daha iyi anlaşılmasına
rağmen, bundan dersler çıkarılmasının düşünülmemesi üzücüdür.
Soruyorum, geçmişteki isyan ve ayaklanmalar ile bugünkü terörizm
arasında, niyet ve maksat itibarıyla ne fark vardır?
|