IRAK'TAKİ KAOSUN ANALİZİ
Prof. Dr. Osman Metin Ozturk
I. Irak'ta son günlerde yoğunlaşan Şii-Sünni çatışması, bu ülkedeki kaos ortamının yeni koşullarda Türkiye bakımından analizini gerektirmiştir. Yakın zamana kadar ülkelerinde işgalci konumunda bulunan ABD'yi hedef alan direnişçiler, bu son olaylar ile ABD'yi bırakıp aralarında çatışmaya başlamış gibidirler. Acaba, durum gerçekten böyle mi, Şii-Sünni çatışması ABD'yi Irak'ta rahatlatma amacına mı hizmet ediyor, yoksa çatışmaların kaydığı bu mecranın arkasında başka nedenler mi var? Bu çalışmada, Irak'taki son gelişmeler, bu sorulara cevap teşkil edecek şekilde ve ilgili aktörler bakımından ele alınmıştır. Türkiye'yi ABD'ye itmeye yönelik Amerikan basınında çıkan bazı haberler ile, siyasal iktidara yakın çevrelerin bir “Şii diktatörlüğü”nden bahsederek Sünni kimliği ile Türkiye'yi Irak'a itme gayretlerinin de, bu çalışmanın ortaya çıkmasında etkili olduğu ifade edilebilir.
II. Irak'taki çatışmaların bir Şii-Sünni çatışmasına dönüşmesi, İran açısından iki farklı boyutta düşünülebilir. Bunlardan birincisi, Tahran'ın Şiiler üzerinden Irak'ın bütününü kontrol etmeye yönelmesi, bunun için Irak'ın bütünlüğüne sahip çıkması ve Şii-Sünni çatışmasının İran'ın bu amacına hizmet edip etmeyeceğidir. İkincisi ise, Tahran'ın Irak'ın bütününü kontrol peşinde olması yerine Şii nüfusun bulunduğu bölgeyi içine alacak müstakil bir Şii Devletinin ortaya çıkmasından yana olması, bunun için Irak'ın parçalanma sürecine destek vermesi veya parçalanma sürecine seyirci kalması ve Şii-Sünni çatışmasının da İran'ın bu amacına hizmet edip etmeyeceğidir.
Teorik olarak, Irak'taki Şii-Sünni çatışmasının, İran açısından söz konusu iki amaca da hizmet etmesi mümkün olduğu, hemen başlangıçta ifade edilebilir. Şii-Sünni çatışması, İran bakımından, her iki amaca da hizmet edebilir. O nedenle, İran açısından bunun, bir siyasal tercih konusu olduğu, istenirse her iki amaç için de yararlanılabileceği ifade edilebilir.
İran'ın Irak'ın bütünlüğünü savunması ve bu kapsamda kuzeydeki Kürtlerin bütün Irak içinde federal bir unsur olarak yer alması, bölgede Kürt nüfusa sahip diğer ülkelerde de benzeri bir süreci başlatabilecektir. İran'da Kürdistan isimli bir yönetsel yapılanma olduğu için, söz konusu sürecin muhatapları muhtemelen daha çok Türkiye ve Suriye olacaktır. İran açısından buradaki en önemli sorun, Irak'ın bütünlüğünü savunmanın ve dolayısıyla bunun için sarf edilecek ilgi ve kaynakların büyüklüğü ile, ilgi ve kaynaklarının önemli bir kısmını Irak'a tahsis etmesinin İran'ı diğer çıkar alanlarında zayıf düşürecek olmasıdır. Eğer, İran'ın diğer ilgi ve çıkar alanlarında bir zafiyete neden olmayacaksa, Tahran'ın Irak'ın bütünü konusunda söz sahibi olmayı tercih edebileceği düşünülebilir. Böyle bir durum, Irak'ın enerji kaynakları ile İran'ın enerji kaynaklarının birlikte Tahran tarafından kontrol edilmesi anlamına gelir ki, bunun ekonomik, politik ve askeri açılardan ne anlama geleceği üzerinde durmak gerekir.
Tahran'ın hem kendi enerji kaynaklarını, hem de Irak'ın enerji kaynaklarını kontrol etmesi, bölgesel ve küresel dengeler açısından oldukça önemlidir. Bunun, İslam-Batı çatışması, Sünni İslam Dünyası, Arap Dünyası, enerji piyasasının yönetimi ve yönlendirilmesi ile, İran ve Irak petrolüne bağımlı ülkeler açılarından görülmesi gerekir. Başka bir ifade ile, Irak'ı bütünüyle kontrol etmek isteyecek bir İran'ın, bütün bunları dikkate alması gerekecektir. Bunların, Irak'ın bir bütün olarak İran'ın kucağına düşebilecekleri bir sürece seyirci kalacağı düşünülemez. Irak'ın bütünüyle İran tarafından kontrol edilmesi, olmayacak bir iş gibi gözükmektedir ve İran'ın olmayacak bir işin peşinde koşması beklenemez. Ayrıca, kontrol etme noktasına gelmek ile, kontrolü sürdürebilmek arasındaki farkı da görmek gerekir. Çok güç olmakla beraber bir an için İran'ın Irak'ı bir bütün olarak kontrol etme noktasına gelse bile, bunu sürdürmesi hem oldukça güç, hem de kendisi için oldukça pahalıya mal olacaktır. İran'ın bir bütün olarak İran'ı kontrol etmeye yönelmesi, cephe genişletmesi olarak alınırsa, bu, İran karşısında ABD'nin işine de gelecektir.
Oysa, Şii-Sünni çatışması Irak'ın parçalara ayrılmasına hizmet eder ve eski (!) Irak topraklarında müstakil bir Şii devleti ortaya çıkarsa, bu, İran'ın daha çok işine gelecektir. Böyle bir parçalanma sürecinin Suriye'ye yansıyacağı düşünülürse, teorik olarak, İran'ın Doğu Akdeniz'e açılma ihtimali de belirecektir. Nasıl Irak Kürtlerinin Suriye'nin kuzeyi üzerinden Doğu Akdeniz'e açılmasından söz ediliyorsa, aynı şekilde İran'ın da, Irak'ta ortaya çıkacak Şii Devlet-Suriye/Suriye-Lübnan üzerinden Doğu Akdeniz'e ulaşması ihtimali belirecektir. Belirtilen güzergah üzerindeki Şii nüfus, zayıf da olsa, bunu bir ihtimal olarak gündeme taşımaktadır. Ayrıca, İran'dan sonra, Irak'ın bir kısmında da olsa, İran benzeri bir rejime sahip bir devletin ortaya çıkması, İran'ın etkisine açık ülkelerde Tahran'ın prestijini artıracaktır. Bu tabloda, Şii nüfusun yoğun olduğu ülkelerde Tahran'a müzahir yönetim değişikliklerinin yaşanması ve/veya Şii nüfusun bulunduğu ülkeleri Tahran karşısında zayıflatacak ayrılıkçı girişimlerin baş göstermesi kuvvetle muhtemel görülecektir. Bunlara ilave olarak, Irak'ın parçalanması suretiyle ortaya çıkacak Şii Devletin, İran tarafından eski (!) Irak topraklarında bir tutamak (yığınaklanma) noktası alınarak, buradan Irak'ın bütününün kontrolüne girişilmesi de bir hareket tarzı/tercih olarak akla gelmektedir.
Irak'ın Sünni bir Arap devleti olarak parçalanması ve bu parçalanmanın İran'ın işine gelecek bir mecrada olması, en çok Sünni İslam ve Arap Dünyalarını rahatsız edecektir. Ve Irak'taki parçalanma, heterojen nüfus yapısı nedeniyle, İran içindeki Arapları, Kürtleri ve Azerileri ayrılıkçı bir çaba içine itecektir. Yani, Irak'taki parçalanmanın bir benzerinin İran'da da yaşanması ihtimali güçlenmiş olacaktır. Bunları da, madalyonun diğer yüzündekiler olarak görmek gerekir.
Ayrıca, ister Irak'ın bütününü kontrol etmeye, ister Irak'ta bir Şii devleti kurdurmaya yönelsin, İran'ın bu yöndeki çabaları ile eş zamanlı olarak, doğuda Afganistan'ı ve Pakistan'ı da dikkate alması gerekmektedir. Afganistan'da Kabil ve çevresi dışında kalan bölgelerin denetiminin ABD merkezli çokuluslu güce bırakılmış olması ve Pakistan'ın Sünni kimliği, İran açısından dikkate alınması gereken hususlardır. İran'ın ABD ile karşı karşıya bulunduğu bir konjonktürde, Irak'ın bütününü kontrol etmeye yönelmesi veya Irak'ta bir Şii devletinin ortaya çıkarmaya çalışması, İran'ın kendi eli ile kendi ayağını bağlamak anlamına gelecektir ve bu nedenle, Tahran'ın bu tür yönelişlerden uzak duracağı değerlendirilmektedir. O itibarla mevcut konjonktürde İran'ın bir “Şii diktatörlüğü kurmak istiyor” söylemi, hem “mevcut konjonktürde” gerçekçi bulunmamaktadır, hem de Türkiye'yi Irak'a itme amacına yönelik olduğu değerlendirilmektedir. İran için Irak'ta önemli olan, ABD'nin Irak'ta güç ve itibar kaybetmesidir. O itibarla İran'ın, Irak'ta ortaya çıkan Şii-Sünni çatışmasının bir an evvel durdurulmasından ve çatışan güçlerin birbirlerini değil, işgalci ABD güçlerini hedef almasından yana olacağı düşünülmektedir. “Mevcut konjonktürde”, İran'ın işine gelen budur. Olaya bu şekilde bakılınca, Irak'ta başlayan Şii-Sünni çatışmasının arkasında Tahran'ı görmek güç gelmektedir. Irak'ta baş gösteren direniş, zaten Tahran'ın işine gelmektedir. Devam eden süreç, İran'ın ayrıca bir şey yapmasına gerek kalmadan, ya Irak'ı bütünüyle Tahran'ın etkisine açacaktır ki, bu zayıf bir ihtimaldir, ya da Irak kendiliğinde parçalara ayrılacak ve ortaya çıkacak parçalardan biri de Şii bir devlet olacaktır. O itibarla, Irak'taki Şii-Sünni çatışmasını İran'a bağlamak ve bunu, sonunda “Şii diktatörlüğü”ün yer aldığı sürecin bir parçası olarak görmek (göstermek) isabetli bir yaklaşım olmayacaktır. Belki bu bağlamda İran'a izafe edilebilecek en belirgin husus, Tahran'ın, genelde Irak Şiilerini cesaretlendirdiği ve özelde de Irak'ta müstakil hareket etme yanlısı Şiilerin zorla tasfiyesine katkıda bulunduğudur.
III. Gelişmelere ABD açısından bakıldığında, önce bazı hususları hatırlamakta yarar vardır. ABD, Irak'ta Kürtlerin hamisi rolündedir. Humeyni iktidara geldiğinde Şiiler karşısında Sünnilere destek veren ve onları perde gerisinden örgütleyerek İran'ın karşısına çıkaran ABD, Saddam karşısında, Kürtlerin yanı sıra Şiileri de aynına almış ve onlara da destek vermiştir. Bu unsurlara verilen desteğin ABD'nin Irak'ı işgalini kolaylaştırmış olduğunu, bu vesileyle ifade etmek gerekir. İşgalle başlayan ve bugüne kadar gelen süreçte, bugün gelinen noktaya bakıldığında, İran'ın Irak'ı bir bütün olarak kontrol etmesinden veya Irak'ın parçalara ayrılması sonucu ortaya çıkacak devletlerden birinin İran'ın etkisine açık Şii bir devlet olacağından söz edilmektedir. Yani, ABD'nin Irak'ı işgali, İran'a hizmet eder bir mecraya kaymıştır. Bu, Irak'ın bugün içinde bulunduğu durum konusunda herkesin üzerinde birleşebileceği bir gerçektir. ABD de bu gerçeğin farkındadır ve Irak'taki İran'a yönelik bu kayışı durdurmasına ihtiyacı vardır.
İşte, Şii-Sünni çatışmasını ABD'nin bu ihtiyacı bağlamında görmek gerekir. Irak'ı işgal öncesinden başlayıp bugüne kadar gelen süreçte, Sünniler karşısında Şiilere destek veren ABD, desteğinin yönünü (belki geçici olarak) değiştirmek zorunda kalmış gibidir. Çünkü, Irak'ta yaratılan yapay dengeler, kontrolden çıkmaya ve Şiiler(İran) lehine değişmeye başlamıştır ve ABD, bu değişimi durdurmak için, yaklaşık 15 yıldır destek verdiği Şiilerden desteğini çekmiş, Sünnilere yönelmiştir. Bu durum nedeniyle, eğer ortada bir “Şii diktatörlük” endişesi var ise, bunu İran'dan çok ABD'ye bağlamak ve “usulde paralellik ilkesi”nin bir gereği olarak da, alınacak tedbirleri daha çok ABD ile ilgili olarak düşünmek gerekir.
ABD'nin, İran'da Tahran'ın etkisine açık bir Şii devletin ortaya çıkmasına, hele Irak'ın bütünü ile İran'ın kontrolüne girmesine müsaade etmesi, (ihtimal dışı dememek adına) oldukça zayıf bir ihtimaldir. Dolayısıyla, ortada bir “Şii diktatörlüğü”ne gidiş varsa, bundan en çok endişe duyacak ABD olacaktır. Fakat ABD çevrelerinde değil de, Türkiye'de bu endişenin dile getirilmiş olması dikkat çekicidir. Bu söylem üzerinden yapılmak istenenin şu olduğu düşünülmektedir: Türkiye, bu endişesini izale etmek için Irak'a girecektir, ABD de Irak'taki Türkiye'ye destek verecektir!... ABD'nin “Şii diktatörlüğü”ne gidişe geçit vermesinin düşünülemeyeceği bir tabloda, Türkiye'nin böyle bir işe soyunması akılcı olmayacaktır.
Irak'ın parçalanması, İran nedeniyle, ABD'nin işine gelmez. Bunda tereddüt olmaması gerekir. Ancak, ABD'nin Irak'ın parçalanmasına karşı çıkmasının tek nedeni İran değildir. Başka nedenler de vardır. Parçalanma, her şeyden önce, ABD'nin Irak'ın bütün zenginliğinden yararlanmasını engeller ve kuzeydeki Irak Kürtlerinin himaye maliyetini her bakımdan oldukça yükseltir. Ayrıca, parçalanmanın, Türkiye ile ABD'yi eylemli olarak karşı karşıya getirme ihtimali de zayıf değildir.
Sorunlu da olsa, bütünlüğünü koruyacak ve kendisinin etkisine açık olacak bir Irak, ABD'nin en çok işine gelen durumdur. ABD'nin bölgeden çıkması beklenmediği için, sorunun sürmesi, hem ABD'nin Irak'taki varlığına meşruiyet sağlayacaktır, hem de Irak'ın bütün zenginliğinden giderek daha çok yararlanmasına hizmet edecektir. Irak'ın ülkesel bütünlüğünün sorunlar içinde sürdürmesi, ABD'nin, ülkedeki Şiiler, Sünniler, Araplar, Kürtler ve Türkmenler de dahil, bütün unsurlar ile oynamasına ve bunları birbirlerine karşı kullanmasına da imkan verecektir. ABD'nin bu avantajdan vazgeçmesi beklenemez. Sorunlu ülkesel bütünlük ve ABD'nin bu ülkedeki varlığı, Irak'ın enerji kaynaklarına bağlı aktörler üzerinde ABD'ye etkili olma imkanı sağladığı gibi, Irak'ın jeopolitiğinin Irak'taki ABD'ye sunduğu avantajları da çok yönlü olarak görmek gerekir.
Bu hususlar, ABD'nin niçin Irak'taki tablonun İran lehine değişmesine müsaade edemeyeceğinin ve buna tepkisiz kalamayacağının nedenleridir. Bu gerçekler ortada ve ABD'nin hiç sesi çıkmaz iken, Türkiye'nin “Şii diktatörlüğü” kuruluyor söylemi ile Irak'a itilemeye çalışılmasını çok iyi yorumlamak gerekir. Bunun, Türk iç politikası açısından da görülmesi gerekir. “Şii diktatörlüğü” söylemi, ancak ABD'nin Irak'tan çekilmeyi düşündüğü bir durumda makul ve mantıklı olabilir ki, halihazırda böyle bir durum yoktur. Ne ABD'nin Irak'tan vazgeçebileceğine işaret edebilecek bir veri ile karşılaşılmıştır, ne de ABD'nin görünür gelecekte Irak'tan çekilmesi beklenmektedir. O itibarla, Irak'ta ortaya çıkan Şii-Sünni çatışmasına, ABD'nin dengeyi sağlama ve sapmayı düzeltme girişimleri olarak bakmak uygun olacaktır. Ancak bu son cümlenin, biraz farklı açılardan da düşünülmesinde yarar vardır. Bu cümleyi, hem düzeltme girişimlerini doğrudan ABD ile, hem de düzeltme girişimlerinin ABD tarafından tahrik edilmiş Sünni Arap ülkeleri (ve Türkiye) ile, irtibatlandırarak düşünmek gerekir. Irak'ta İran lehine bir mecraya kayan durumun Sünni Arap ve İslam Dünyalarında neden olduğu rahatsızlığın, ABD'nin tahrik ve teşviki ile, Irak'ta Şii-Sünni çatışması şeklinde kendini göstermiş olabileceği zayıf bir ihtimal olmaktan uzaktır.
IV. Türkiye, Irak'taki Şii-Sünni çatışmasının dışında kalmak zorundadır. “Şii diktatörlük” söylemi, gerçekçe ve samimi değildir. Bu söylemin, Türkiye'yi Irak'a itecek bir kamuoyu oluşturma amacına yönelik, maksatlı bir söylem olduğu değerlendirilmektedir.
Türkiye'nin “ulusal çıkarları”, Irak'taki son gelişmelerin dışında kalmayı gerektirmektedir. Türkiye, Şii-Sünni çatışmasını durdurmayı ve Irak'a istikrar getirmeyi düşünmemelidir. ABD ve İngiltere merkezli çok uluslu gücün bu çatışmaları önleyemediği ve istikrarı sağlayamadığı bir ortamda, Türkiye'nin bunları yapabilmesi, nerdeyse imkansızdır ve Türkiye'nin imkansıza soyunmasında ulusal çıkarı olamaz. Ayrıca, Irak'ın bugün içine düştüğü tabloda Türkiye'nin payının ve sorumluluğunun olup olmadığının sorgulanmaya başlayacağı bir sürecin maksatlı olarak başlatılması ve böyle bir durumda Irak'taki bütün husumetin Türkiye'ye tevcih edilmesi de zayıf bir ihtimal değildir. Irak'a girecek ve burada ABD gibi batağa saplanacak bir Türkiye, bunu yapmakla, kendisinin ülke ve ulus bütünlüğü ile rejimini büyük riske atmış olacaktır. Türkiye'nin Irak'ta Şii-Sünni çatışmasının içine çekilmesi, Türkiye'de de benzeri bir çatışma riskini gündeme getirebilecektir. Sorunlarla dolu bir coğrafyada Irak'a saplanıp kalacak bir Türkiye, bir varlığını koruma (beka) sorununu yaşar bir noktaya gelebilir.
Esasen, 2003 Mart'ından bu yana cereyan eden ve Türkiye ile bağlantılı olan gelişmeler nedeniyle, mevcut koşullarda, hiçbir hususun ve gerekçenin Türkiye'nin Irak'a girmesi için kullanılmayacağı ve/veya kullanılmaması gerektiği değerlendirilmektedir. Yaklaşık olarak geçen üç yıl içinde, Türkmenler de dahil bir çok konuda daha önce bir kırılma noktası olarak görülen bir çok husus aşılmış (geride kalmış), anlamını ve inandırıcılığını büyük ölçüde yitirmiştir. Bu ortada iken, şimdi bunların yeniden müdahale gerekçesi olarak kullanılması Türkiye açısından yanlış olacak; Türkiye, sonu baştan belli olan bir maceranın içine bile bile itilmiş olunacaktır.
Türkiye'nin Irak'ın toprak bütünlüğünü sağlama gibi bir yükümlülüğü olamaz. Irak'taki Böyle bir yükümlülüğün gereğinden çok telaffuz edilmesi, Çekiç Güç gibi, bugün bakıldığında Irak karşısında Türkiye için hiç de hoş olmayan değerlendirmelere yol açabilecek ve bu tür değerlendirmeler, yukarıda da ifade edildiği üzere, Irak'taki bütün unsurların husumetlerini Türkiye'ye tevcih etmesine neden olabilecektir.
Esasen Türkiye açısından, Türkiye'nin Irak'taki gelişmelere açıkça taraf ve resmen Irak'ta olmadığı bir durumda, Irak'ın parçalara ayrılması ile Irak'ın bütünlüğünün korunması arasında, özde bir fark yoktur. Parçalanmamış ve içinden üç ayrı devleti çıkarmış bir Irak'ın, Türkiye'deki ayrılıkçı Kürt hareketini tahrik ve teşvik etmesi kaçınılmazdır. “Güney Kürdistan”ın bağımsızlığını kazanmasından sonra, bunların “Kuzey Kürdistan” olarak nitelediği Türkiye'nin güneydoğu bölgesinin Türkiye'den kopma süreci içine girmesi, bir ihtimal olarak, mümkündür. Ancak, böyle bir tablo karşısında, Türkiye'nin tanıdığı ve diplomatik ilişki kurduğu Irak Devleti ortadan kalmış olacağı için, Türkiye'nin eli de kuvvetlenmiş olacaktır. Irak ile yapılmış olan anlaşmalar hükümsüz olacaktır. Türkiye, hukuksal açıdan, halef olarak işaret edilecek devleti tanımak zorunda olmayacaktır. Tam aksine, Türkiye'nin, böyle bir durumda, Irak Devleti'nin ortadan kalkmış olması nedeniyle, yok varsayılan anlaşmalardan önceki döneme dönüldüğünü ileri sürme ve hak talebinde bulunma hakkı ortaya çıkacaktır. Ayrıca, Irak'ın kuzeyinde ortaya çıkacak muhtemel bir Kürt Devletinin neden olacağı tehdit karşısında, Türkiye'nin meşru savunma hakkı da ortaya çıkacaktır. Irak'taki parçalanmanın neden olacağı ufalanma ve sorunlar, Türkiye'nin meşru savunma hakkını kullanmasını kolaylaştıracaktır.
Ayrıca, Türkiye'nin Irak'a girmesinin, ABD'nin buradan kuvvet tasarruf etmesini ve bu tasarrufun da, ABD'nin İran'ı karşısına almasını kolaylaştıracağı bir mecrada olacağı düşünülürse, bu, Türkiye'nin İran karşısında ABD'ye destek vermesi ve İran'ı karşısına alması anlamına gelecektir ki, buna gerek olmadığı; bunun orta ve uzun vadede bölgenin genelinde ve İran karşısında Türkiye'ye zarar vereceği düşünülmektedir.
Irak'ın bütünlüğünün zora ve güce dayalı olarak korunması ise, hem Irak'ta birbirleriyle mücadele eden güçlerin, hem de bunların arkasındaki güçlerin yıpranmasına ve güç kaybetmelerine yol açacaktır. Bu güç kaybı, bu mücadeleden uzak durabilirse, zaten giderek artan bir şekilde Irak'ı Türkiye'nin etkisine açacaktır.
Diğer taraftan, Türkiye'nin Irak'tan eylemli olarak uzak durmaya çalıştığı ve/veya Irak ile ilgili gelişmelerin Türkiye'nin lehine olacak bir mecraya kaydığı bir ortamda, Türkiye'nin bu ortamdan kendisi lehine yararlanmasına imkan ve fırsat verilmek istenmeyeceği şüphesizdir. PKK terör örgütünün, hangi ülkelerin, hangi koşullarda taşeronluğunu yaptığı ve bu örgütün o ülkeler tarafından hangi amaçlar için kullanılmış olduğu, bu konuda, Türkiye için hatırlanması gereken bir örnektir. İran-Irak Savaşının devam ettiği ve Sovyetlerin dağıldığı süreç içinde, Musul ve Kerkük ile ilgilenmesin ve Orta Asya'ya açılmasın diye, Türkiye nasıl PKK terör örgütü ile angaje edilmişse, Irak'taki gelişmeler Türkiye lehine bir mecraya kayınca da, benzeri durumları beklemek ve buna hazırlıklı olmak gerekir. Bu bağlamda, sadece PKK terör örgütünün eylemlerinin yoğunlaşması ve yaygınlaşması beklenmemelidir. Etnik ve dinsel temelli yeni terör faaliyetlerinin yanı sıra, AB'nin Türkiye'deki yeni bazı kesimleri hareketlendirecek taleplerle tam üyelik sürecini öne çıkarması, Rum-Yunan ikilisi ile Ege'de ve Doğu Akdeniz'de gergin bir ortama girilmesi, doğu'da Ermenistan'ın özellikle Gürcistan'a (özellikle Cevahaeti bölgesine) yönelik Karabağ benzeri bir eyleme girişmesi; Irak'ın kuzeyindeki Kürt siyasal oluşumunun, Irak Ordusundan ele geçirdiği, işgal gerekçesi olarak kullanılan, ancak işgalden sonra bulunamayan kitle imha silahları ile ortaya çıkması, zayıf olmaktan uzak ihtimallerdir. Tabi bu ihtimalleri, sadece Irak'taki gelişmelerden uzak duracak bir Türkiye için değil, aynı zamanda Irak sorununa eylemli olarak resmen katılacak bir Türkiye için de düşünmek gerekir. Ve bu ihtimaller aynı zamanda, Irak'taki Türk varlığı için bu ülkeye girilmesinin, niçin Anadolu'daki Türk varlığının riske atılması anlamına geleceğini de açıklar.
V. AB açısından bakıldığında, aday ülke Türkiye üzerinden Irak'a komşu olacak olan AB'nin, Irak'taki gelişmelere iki açıdan yaklaşabileceği düşünülmektedir.
Eğer AB'nin, sürdürülen taramaya rağmen, gerçekte Türkiye'yi tam üyeliğe kabul etmeye niyetli olmadığı çıkış noktası alınır ise, Türkiye'nin eylemli olarak Irak'a resmen angaje olması ve böylece sorunun bir parçası haline gelmesi, AB'nin işine gelecektir. AB, Türkiye'nin tam üyeliğini, AB'ye izafe edilemeyecek nedenlerle askıya alma ve/veya geciktirtme imkanına kavuşacaktır. Hatta, bu bağlamda, Irak'taki kaos ortamının bölgeye yayılması ve bunun enerji sevkıyatını sekteye uğratması, bu bölgenin enerji kaynaklarına bağlı Avrupa ülkelerini sıkıntıya sokacağı için, kaos ortamının aşılmasını kolaylaştırıcı bir etken olarak Türkiye'nin AB tarafından özelikle Irak'a itilmesi ve bu iş için tam üyelik sürecinin Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak istismar edilmesi de mümkündür. Yok eğer, AB, Türkiye'yi gerçekten tam üyeliğe kabul etmeye niyetli (devam eden süreçte samimi) ise, bu takdirde, Türkiye'nin Irak sorununun bir parçası olmasını istemeyecektir. Sorunun dışında kalmış ve gücünü korumuş bir Türkiye, AB'nin sorunu uzağında karşılamasına hizmet edecektir. Türkiye, sorununun AB'ye ulaşmasını önleyen bir tampon işlevini yerine getirmiş olacaktır. Hatta, bu ikinci durumda, “imtiyazlı ortaklık” seçeneğinin hızla hayata geçmesi de mümkündür.
AB'nin, esasen petrol ve doğal gaz zengini olan İran'ın Irak petrollerinin de üzerine oturmasını ve müteakiben Basra Körfezine kıyıdaş ülkelerdeki Şii nüfus üzerinden bölgenin enerji kaynakları üzerindeki kontrol alanını genişletmesi, enerji yönünden dışa oldukça bağımlı olan Avrupa ülkelerinin işine gelmeyecektir. Irak'ın üç parçaya bölünmesi, İran'ı bu konuma sadece yaklaştıracak; İran'ın Irak'ı bir bütün olarak kontrol etmesi ise, elbetteki bu konuma daha çok yaklaştıracaktır. Ancak, Irak'ın bütünüyle İran tarafından kontrol edileceği bir durumun, Irak'taki çatışmaları daha da şiddetlendireceğini ve bunun da, petrol üretiminde ve dağıtımında istikrarı ortadan kaldıracağını da görmek gerekir. Bu nedenlerden dolayı, AB'nin Irak karşısındaki pozisyonu, “İran” ile “petrol” arasında sıkışıp kalacaktır. Ve böyle bir tablo, AB'yi ABD'ye itecek ve etkisine açacaktır.
VI. RF açısından bakıldığında, İran'ın ister Irak'ın bütününü kontrol etmesi, ister Irak'ın parçalanması sonucu ortaya çıkacak güneydeki Şii devletini kontrol etmesi, sonuçta bu ülkenin enerji kaynaklarının da İran tarafından kontrol edilmesi anlamına gelecektir. Bu, enerji piyasasında İran'ı öne çıkaracak ve zenginleştirecek bir gelişmedir. İran'ın enerji piyasasında daha etkili bir aktör konumuna gelmesi ve zenginleşmesi, İran'ın işine gelmez. Bu, birkaç nedene dayandırılabilir. Bir tanesi, enerji piyasasında Rusya ile İran'ın birbirlerinin rakibi olmasıdır. İran'ın enerji piyasasında güçlenmesi, Rusya karşısında rekabet gücünü artırır. Rusya'nın, hem pazar kaybetmesine neden olur, hem de piyasayı yönlendirme imkanı ve yeteneği daralır. Bir başka neden ise, eski SSCB coğrafyasının (Kafkasya ve Orta Asya'nın), enerji piyasasında güçlenecek ve zenginleşecek İran'ın nüfuz alanına kayacak olmasıdır. İran'ın bu coğrafyaya rejimini ihraç etmesi kolaylaşacaktır. Bu nedenle, İran'ın Irak'ta mesafe alacağı her durum İran'ın işine gelmeyecektir. İran, belli bir noktadan sonra Rusya'nın bölgedeki rakibi durumundadır. Rusya bakımından yapılan İran ile ilgili bu değerlendirmenin aynısı, (yine Rusya bakımından) Irak'ta ve İran'da mesafe alacak ABD için de geçerlidir.
Süreklilik arz edecek Irak sorunu, Tahran'ı Moskova'ya bağımlı halde tutacaktır. Moskova'nın Tahran'a gösterdiği ilginin ve verdiği desteğin arkasındaki nedenlerden biri de, Rusya'nın geri durmasıyla ortaya çıkacak boşluğun Çin ve Hindistan (özellikle Çin) tarafından doldurulacak olmasıdır. Bu, Moskova'nın, hem enerji (Çin) ve savunma sanayi (İran) alanlarında pazar kaybetmesi, hem de aynı bölgeyi paylaştığı ve muhtemel rakibi olan Tahran'ı yakından kontrol etme imkanından yoksun kalması, anlamına gelir. Üstelik bu suretle gelişecek Çin-İran ilişkileri, uzun vadede, Moskova'nın İran karşısındaki konumunda gerilemeye de yol açacaktır.
VII. Irak'taki kaos ortamının, Şii-Sünni çatışmasına dönüşmesi, bugüne kadar Irak'taki soruna fazla angaje olmamış Sünni Arap ve İslam Dünyalarını bu sorunun içine çekecektir. En azından çekmesi beklenmelidir. Belki de, çekmelidir.
Sünni Arap ve İslam Dünyaları, Şii İran'ın, bir Arap ve Sünni ülkesi olarak kabul ettikleri Irak'ta bulunmasından genelde rahatsızdırlar. Bu rahatsızlığın, Irak'ın bütünüyle Tahran'ın kontrolüne girme eğilimi göstermesi veya Irak'ın bir Şii Devletini ortaya çıkaracak şekilde parçalanması karşısında eyleme dönüşmesi kaçınılmaz gibidir. Hatta, Irak'taki son gelişmeler bu bağlamda da görülebilir.
Irak'taki gelişmelere Araplar açısından bakıldığında, iki Arap ülkesi öne çıkmaktadır. Bunlardan bir tanesi Suriye'dir. Araplararası mücadelede Arap olmayan İran'ın desteğini alarak öne çıkmayı seçmiş olan Suriye, Tahran'a yakındır. Bu yakınlıkta Araplararası mücadele kadar, Suriye'deki yönetimin Şii kimliği de bir etkendir. Kuveyt'i işgali sonrasında Irak'a karşı oluşturulan ABD merkezli çok uluslu güçte yer almış olan Suriye'nin, normal olarak, mevcut konjonktürde İran ile olan birlikteliğini sürdürmesi beklenir. Ancak, bu birlikteliğin bozulması da, tamamen ihtimal dışı bir durum olarak görülmemelidir. Eğer Suriye'de bir yönetim değişikliği yaşanırsa, bu, Suriye-İran yakınlaşmasına son verebilir. Aynı şekilde, Esad'ın, ülkesindeki Sünnileri kucakladığı ve Sünni Arap Dünyasına yanaştığı bir mecrada da, Suriye'nin İran'dan uzaklaşması mümkündür. Bu son durumda, hem ülkedeki siyasal iktidar Suriye kamuoyunu daha güçlü olarak yanına çekmiş olacağı, hem ülke üzerindeki ABD baskısını savuşturma imkanı elde edileceği, hem de Esad Yönetiminin devamını mümkün kılacağı için, biraz daha önce çıkan bir ihtimal olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, Arap siyasal kültürünün bu tür radikal dönüşümlere elverişli (açık) olmasının da, söz konusu ihtimaller bağlamında hatırlanması yararlı olacaktır.
Diğer Arap ülkesi ise, Suudi Arabistan'dır. Suudiler, İran'da Humeyni'nin yönetime gelmesi ile başlayan, Afganistan'daki Sovyet işgali ile devam eden ve bugüne kadar gelen süreç içinde, hem bir taraftan sürekli silahlanmışlar, hem de Sünniliğin en radikal kesimini temsil eden Vehabiliği sistemli bir şekilde yaymaya ve Vehabiliği nüfuz alanlarını genişletmede bir araç olarak kullanmaya yönelmişlerdir. Ve Vehabilik, bugün Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya dahil, dünyanın bir çok yerinde taban bulmuş durumdadır.
1979'da İran'da Humeyni işbaşına gelince ve rejim ihracına yönelince, Şiiliği İran sınırları içinde tutma görevi, bir bakıma Sünni Arap Dünyası tarafından Irak'a verilmişti. Ahmedinecad ile, bugün aynı pozisyonda, ancak daha güçlü olarak bulunan İran karşısında, bu görevin günümüzde Suudi Arabistan tarafından yerine getirilmesi, zayıf olmaktan uzak bir ihtimaldir. Sünni Arap ve İslam Dünyaları içindeki ülkeler arasında Suudi Arabistan bu role en yakın ve uygun ülkedir.
Bu noktada, bugüne kadar İran ile terörizm (Hizbullah) arasında kurulan ilişkinin bir benzerinin, günümüzde El Kaide üzerinden Suudi Arabistan ile kurulduğunu hatırlamakta yarar olabilir. Suudi Arabistan ile El Kaide arasında kurulan bağ, Irak'taki Şii-Sünni çatışması ile bu ikili arasında bir bağ olabileceğini akla getirmektedir. Daha somut bir ifade ile, Suudi Arabistan'ın bugün geldiği nokta nedeniyle, Irak'taki Şii-Sünni çatışmasının arkasında bu ülkenin ve El Kaide'nin olması zayıf bir ihtimal olarak görülmemektedir. Mezhepsel farklılığın yanırsa, Arap Dünyasında öne çıkma ve İslam Dünyasını temsil etme isteği ile, enerji piyasasındaki rekabetin de Suudi Arabistan'ı İran'ın karşısına itmede etkili olabileceği değerlendirilmektedir.
Suudi Arabistan ile ilgili bu değerlendirmenin İslam Dünyası boyutu oldukça önemlidir. İran'ın, Anayasasının kendisine getirdiği yükümlülüklerden ayrı olarak, Irak'taki enerji kaynaklarını ve kutsal yerleri (Necaf ve Kerbela'yı) kontrol etmesinin, bu ülkeyi Batı karşısında İslam Dünyasını temsil eder bir konuma iteceği şüphesizdir. Irak'ta işlemekte olan süreç, bu mecraya kaymış gözükmektedir ve Suudi Arabistan'ın bu kayışa seyirci kalması zayıf bir ihtimal olarak görülmemektedir. İslam'ın en kutsal mekanlarının (Mekke ve Medine'nin) ülkesinde bulunması, petrol ve doğal gaz zenginliğine sahip olması, 1990'lı yılların başından bu yana sürekli olarak silahlanması ve en son teknoloji ürünü silahları envanterinde bulundurması, El Kaide gibi bir dış politika aracına sahip olması, Vehabiliğin sağladığı geniş nüfuz alanı, Suudi Arabistan'ı, İslam Dünyasının liderliği konusunda İran'ın önüne çıkarması kaçınılmaz gibidir. Hatta, eğer Irak'taki Şii-Sünni çatışması, aynı zamanda İslam Dünyasının liderliği için yapılan bir mücadele olarak görülür (veya takdim edilir) ise, İran ile Suudi Arabistan'ın Irak'ta karşı karşıya gelmesi adeta kaçınılmaz olacaktır.
Irak'taki gelişmelerin böyle bir mecraya kayması, Bush Doktrinindeki “İslam-Batı çatışması yok, İslam içi çatışma var” tezini doğrulayacaktır. Gelişmelerin bu mecrada, Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan birlikteliğine yol açması da mümkündür. Haritaya bakıldığında, bu üç ülkenin birlikteliği, önce batıdan İran'ı Irak'ta kontrol etme ve etkisini kırma, sonra da İran ile Irak arasındaki bağı ciddi şekilde koparma amacına hizmet edebileceği söylenebilir. Ancak, İran'ın Sünni Arap Dünyasında neden olduğu endişenin ve tepkinin etkisinde ortaya çıkabilecek böyle bir birlikteliği, sadece doğuda İran'a karşı değil, batıda İsrail'e yönelik olarak da görmek gerekir. Mısır'da son dönemde yükselen Batı karşıtı ve Mübarek'i hedef alan muhalefet, Müslüman Kardeşler'in önlenemeyen yükselişi, Arap Dünyasında Irak'ın içine düştüğü durum nedeniyle ortaya çıkan boşluk ve 1979'daki Camp David'den gelen psikolojik ulusal ezilmişlik-itilmişlik, Mısır'ı rejim değişikliğine oldukça açık hale getirmiştir. Eğer Irak'taki tablo büyük ölçüde Şii İran'ın lehine bir mecraya kayar ve bu kayış karşısında da Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye birlikteliği ortaya çıkarsa, buna Mısır'ın da katılması kuvvetle muhtemel görülmektedir ki, böyle bir gelişme İsrail'i en üst seviyede sıkıntıya sokacaktır.
Bu tablo, İran'ı ve İsrail'i birbirine itebilir. İki ülke, “uluslararası politikada kalıcı dostluklar ve düşmanlıklar yoktur, karşılıklı ve dengeli çıkarlar vardır.” ilkesi ışığında bir araya gelebilir. Ayrıca her iki ülkenin siyasal geçmişi de buna elverişlidir. Dolayısıyla, İran-İsrail birlikteliği, devam eden süreç içinde sürpriz bir gelişme olarak görülmemelidir.
VIII. Gelişmelere, Irak'ın kuzeyindeki Kürt siyasal oluşumu açısından bakıldığında, Irak'taki gelişmeler hangi yöne kayarsa kaysın, Irak Kürtleri için, hemen bugün için olmasa bile, kısa vadede, özellikle orta ve uzun vadede karanlık bir tablo söz konusudur. Irak'taki gelişmelerin bu ülkenin parçalanması sürecine girmesi, Irak'ın kuzeyi üzerinde bir baskıya yol açacaktır. Bu, başta ülkesinde Kürt nüfus bulunan ülkeler olmak üzere, Arap ve İslam Dünyaları ile, yerel Arap ve Türkmen unsurların bunları karşılarına almalarına neden olacaktır. İran'ın daha geniş ve zaman yayılmış bir strateji bağlamında, Irak'ta bir Şii Devletin ortaya çıkmasından sonra, bunu bir sıçrama noktası ve yığınaklanma yeri olarak kullanıp bütün Irak'ı kontrol etmeye yöneleceği düşünülürse, böyle bir süreçte Tahran'ın en çok muhatap olacağı kesim, kuzeydeki Irak Kürtleri olacaktır. Sünni Arap ve İslam Dünyalarının yukarıda belirtildiği şekilde Irak'a angaje olması ise, yine bunların da bütün baskıyı kuzeydeki Kürtlere tevcih etmesi kaçınılmaz gibidir. Çünkü, Irak Kürtleri, Irak'ta yaşananların asıl sorumlusu olarak görülecektir. Yani, Irak Kürtlerinin yeniden bir dağılma ve göç etme sürecini yaşaması, zayıf bir ihtimal olarak görülmemektedir.
Kürtlerin, muhtemel bir dağılmada İran'a yönelmelerini beklemek gerekir. Bu beklentinin çeşitli nedenleri vardır. Bunlardan bir tanesi, Türkiye'nin bu gelişmeler sırasında güney sınırını geçişlere kapatmasının ve Suriye'nin de, önceki olayların ve Irak'tan sonra ülkesi üzerinden Doğu Akdeniz'e ulaşılması senaryolarının etkisinde Irak Kürtlerini hedef almasının kuvvetle muhtemel görülmesidir. Bir diğer neden, Irak'ta harekete geçecek Sünni Arap ve İslam Dünyalarının Irak Kürtlerini hedef almasının kaçınılmaz olacağıdır. Bir diğer neden de, İran'ın bir Kürt devleti (Mahabad) deneyiminin olması ve halihazırda “Kürdistan” isimli bir yönetim birimine sahip olmasıdır. Bunların, Irak Kürtlerini kaçınılmaz olarak İran'a (ve kısmen İsrail'e) iteceği düşünülmektedir.
Sünni Arap ve İslam Dünyalarının İran karşısında Irak'a itilmesi ve bu itişin de Irak Kürtlerini İran'a itmesi, son tahlilde, ABD'nin işine gelebilecek bir tablodur. Irak Kürtlerinin İran'da İran Kürtleri ile birleşmesi ve İran'a karşı harekete geçecek Sünni Arap ve İslam Dünyalarının İran içindeki Sünni ve Arap unsurları tahrik ve teşvik etmesi, İran karşısında ABD'nin çıkarlarına da hizmet edecektir. Bu tablo ile eş zamanlı olarak, ABD'nin Sünni Pakistan'ı da yanına alarak, doğudan Afganistan üzerinden İran'a yönelmesi, İran açısından oldukça olumsuz bir duruma yol açacaktır. Gelişmelerin bu mecraya kayması, ABD'nin Sünni Arap ve İslam Dünyalarını ve Kürtleri İran'a karşı kullanmış (hareket geçirmiş) olacağı bir senaryoya işaret edecektir.
IX. Sonuç kısmında, daha önce de ifade edildiği üzere, Türkiye'nin, “mevcut konjonktürde” Irak'tan uzak durmak zorunda olduğunu belirtmek ve öncelikle bunun altını bir kere daha çizmekte yarar vardır.
Sünni Arap ve İslam Dünyaları ortada duruyor iken, Türkiye'nin Şii-Sünni çatışmasının baş gösterdiği Irak'a bunlardan önce girmesi düşünülemez ve düşünülmemelidir. “Şii diktatörlüğü kuruluyor” gibi söylemler de dahil, hiçbir gerekçe Türkiye'nin mevcut konjonktürde Irak'a girmesinin gerekçesi olamaz. Irak Türkleri varken ve bunlar Türkiye'nin Irak'a müdahale etmesinin gerekçesi olmamış iken, “Şii diktatörlüğü” gerekçesinin bir müdahale gerekçesi olarak gösterilmeye çalışılması kabul edilemez. Türkiye'nin, en azından, önce Sünni Arap ve İslam ülkelerinin gelişmelere tepki vermesini beklemesinde yarar vardır.
Irak'taki gelişmelerin, bir tarafta İran-İsrail birlikteliğinin, diğer tarafta Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan-Mısır birlikteliğinin yer aldığı bir mecraya kayması, Türkiye için oldukça önemlidir. Bu iki taraftan hangisi öne çıkarsa çıksın, ortaya çıkacak durum, Türkiye'nin işine gelmeyecektir. İran-İsrail tarafının öne çıkması, Türkiye karşısında bu iki ülkeyi güçlendirmiş olacak ve İran kendisini daha rahat hissederek rejimini ihraç edebilecektir. Diğer tarafın öne çıkması ise, Suriye ve Irak ile Türkiye arasındaki bazı sorunları (su, Hatay gibi) yeniden öne çıkaracak, ve ayrıca, bu kez de Türkiye için Vehabilik ciddi bir endişe kaynağı olacaktır.
Gerçekçi olarak Irak, bölge ve koşullar değerlendirildiğinde, Türkiye'nin Irak'a girişinin sorun çözücü veya sorunun çözümüne katkıda bulunucu bir pozisyonda olmasının oldukça güç olacağı; tam aksine, sorun çözücü ve/veya sorunun çözümüne katkıda bağlamında Türkiye'nin soruna resmen ve eylemli olarak angaje olmasının, Türkiye'yi sorunun bir parçası yapacağı ve sorununun kaçınılmaz olarak Türkiye'ye taşınmasına neden olacağı değerlendirilmektedir. Bu itibarla, Türkiye'nin Irak'tan uzak durmayı tercih etmesi gerektiği düşünülmektedir. Ancak, Türkiye'nin Irak'tan uzak durup gelişmelere seyirci kalması da kabul edilemez. Türkiye, Irak'ta çatışmanın/mücadelenin sürdüğü bir süreçte, hem içeride bir restorasyon sürecini başlatmalı, hem de dış politikada hareket serbestisini artıracak yeni açılımlar yapmalıdır. İçeride, iç barışı besleyecek, milli birlik ve beraberliği pekiştirecek ve ekonomiyi güvenilir bir zemine çekecek reformlar ve projeler hayata geçirilmelidir. Dış politika alanında ise, önceki dönemlerden dersler alınmış olarak Kafkasya'ya ve Orta Asya'ya yeni bir açılımın yapılması, Karadeniz bağlamında Rusya ile yakın ilişki içine girilmesi, AB ile tarafımızdan içi doldurulacak “imtiyazlı ortaklık” ilişkisine girilmesi, ŞİÖ'ne gözlemci statüsünde de olsa aktif olarak katılınması düşünülmelidir. Bunlar, hem Irak'tan uzak durarak elde edilecek kazancı kalıcı yapacak, hem de Türkiye'nin Irak'ta sular durulduktan sonra karşısına çıkabilecek risklere/tehditlere hazırlıklı olmasına hizmet edecektir.
Irak ile gelişmelerin, İran ile İsrail'i birbirine ittiği ve ABD'nin Sünni Arap-İslam Dünyalarını İran'a karşı kullandığı bir tablo, Türkiye ve bölge için ciddi riskleri içermektedir. Bu risklerin en ciddi olanı, gelişmelerin, İsrail'i ve İran'ı nükleer bir dayanışma içine itmesidir.
Irak'ta, Irak Kürtlerinin bağımsızlıktan uzaklaştığı, Irak Şiilerinin Tahran'ın çekim alanından kurtulduğu (çıktığı) ve ülkenin, BM, AB, İKÖ, Arap Birliği, ŞİÖ ve NATO'nun bir araya gelmek suretiyle oluşturacağı bir yapının yönetimi altında bütünlüğünü koruduğu bir tablo, belki bir çözüm olarak görülebilir. Ancak, Dayton'ın Bosna-Hersek'te etkin ve kalıcı bir çözüm olmadığı anlaşılmış iken, benzeri bir modele Irak'ta yer verilmesi, tartışmaya açık bir husus olacaktır. Bununla beraber, Dayton üzerinden elde edilen yaklaşık on yıllık tecrübenin yol göstericiliğinden yararlanılırsa, Irak için daha etkin ve uzun ömürlü bir “özel” yönetim biçimine ulaşılması mümkündür. Böyle bir yönetim biçimi, en çok Türkiye'yi etkileyecektir. Çünkü, bu çok katılımlı yönetim, hemen Türkiye'nin güneyinde olacaktır ve Türkiye, Irak'a ulaşım yolu üzerinde bulunmaktadır. Bu durum, doğal olarak, Türkiye'nin bu yeni yönetim ile ilişkilendirilmesine neden olacaktır. Çekiç Güç tecrübesi ortada olan bir ülke olarak, Türkiye'nin benzeri bir ilişkilendirmeden uzak durması gerektiği ve/veya oluşturulacak yeni yönetimin hazırlık çalışmalarına aktif olarak katılıp muhtemel endişelerini bu aşamada karşılamayı düşünmesinde yarar görülmektedir.
03 Mart 2006

|