anasayfa | iletişim SAYI 58/ MAYIS 2007 

  

“HAZAR BEŞLİSİ”: DİPLOMASİNİN GÜCÜ VE İŞLEVİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

 

I. Geçtiğimiz günlerde, Hazar Denizi’ne kıyısı bulunan beş ülke (Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, İran ve Azerbaycan), Tahran’da bir araya gelerek, hem aralarındaki, hem de bölgedeki sorunları konuştular. Kamuoyunun “Hazar Beşlisi” olarak aldığı bu ülkeler arasındaki toplantı, eş zamanlı gelişmeler nedeniyle, çok önemli olmasına rağmen, maalesef Türkiye’de gereken ilgiyi görmedi.

Türkiye, başta komşuluk olmak üzere, Hazar Bölgesi ile olan güçlü bağları nedeniyle, gözlemci statüsünde bile olsa, bu toplantıda yer almalıydı. Yunanistan ve Ermenistan Karadeniz ile doğrudan fiziki bir bağlantıları olmamasına rağmen nasıl Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesine dahil edilmişlerse, Türkiye de, en azından bunu emsal göstererek “Hazar Beşlisi”ne bir şekilde dahil olmayı düşünmeliydi. Düşünmelidir…

II. Hazar Denizi, deniz yatağındaki zengin enerji kaynakları nedeniyle önem arz eden bir coğrafyadır. Sovyetlerin 1991’de dağılmasına kadar olan dönemde, Hazar Denizi’nin iki kıyıdaş ülkesi vardı. Bunlar da Sovyetler ve İran’dı. Ve Hazar Denizi, 1820’li yıllarda yapılmış bir anlaşma ile güneyde İran’a bırakılmış küçük bir deniz kesimi hariç, 1991 yılına kadar tamamıyla Moskova’nın kontrolünde olmuş ve iki kutuplu yapının etkisinde Batı bu denize fazla ilgi gösterememiştir.

Sovyetlerin dağılması sonrasında, Hazar Denizi’ne kıyısı olan yeni devletler ortaya çıkmış; Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan ile birlikte Hazar Denizi’ne kıyısı olan ülkelerin sayısı ikiden beşe çıkmıştır. İhtiva ettiği zengin enerji kaynakları nedeniyle, kıyıdaş ülkeler arasında zaman zaman ciddi anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Bağımsızlığını yeni kazanan devletlerin Batıya gösterdikleri ilgi ve yakınlaşma çabaları, Batılı ülkelerin ve büyük enerji şirketlerinin, bu yeni bağımsız devletler üzerinden Hazarın enerji kaynaklarını kontrol etmek istemeleri de, sonuçta bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerin bazen ciddi şekilde bozulması üzerinde etkili olmuştur.

Bu bağlamda, “Hazar Beşlisi” içindeki en önemli sorun, Hazar Denizi’nin statüsü ve geleceği olmuştur. Sadece İran’ın ve Sovyetlerin kıyıdaş olduğu, o günkü koşullarda Hazar Denizi’nin statüsü bir sorun olarak kendisini fazla göstermemiştir. Ancak Sovyetlerin dağılması ile ortaya çıkan güç boşluğu ve değişen dengeler, yeni bağımsız devletler üzerinden Hazar Denizi’nde bir paylaşım sorununa yol açmıştır. Bu sorun halen devam etmektedir. “Hazar Beşlisi”nin son toplantısına bakılırsa, bu konudaki iki farklı görüşün çarpışmaya devam ettiği görülmektedir. Bu görüşlerden bir tanesi, Hazar Denizi’nin bir bütün olarak (tamamının) beş ülke arasında sektörlere ayrılması ve her sektörde o ülkenin tam egemen olmasıdır. İkinci görüş ise, son zirvede Putin tarafından dile getirildiği üzere, kıyıdaş beş ülkenin her birinin 12 mil genişliğinde karasularına sahip olması ve karasuları dışında kalan deniz alanlarının ise kıyıdaş beş ülke tarafından kullanılmasıdır.

Kıyıdaş ülkelerin özel durumları söz konusu olduğu için, Hazar Denizi’nin statüsü ve geleceği konusunda kısa dönemde bir anlaşmaya varılmasını beklememek gerekir. Ancak, kıyıdaş beş ülkenin bir konuda anlaşmış olduklarını söylemek mümkündür. Bu da, kıyıdaş beş ülkenin Hazar Denizi’nin kendileri dışındaki ülkelerin kullanımına kapalı olmasıdır. “Hazar Beşlisi”, son toplantılarında, bu konuda fikir birliği içinde olduklarını beyan etmişlerdir.

III. Batılı ülkeler ve Çin, Hazar Bölgesi enerji kaynaklarına bağımlıdırlar. Uluslar arası politikadaki mevcut sorunlar bağlamında özellikle Batının enerjiye olan bağımlılığına ve bu ülkelerin bugün uluslar arası politikada angaje oldukları sorunlara bakılırsa, “Hazar Beşlisi”nin son toplantısı, enerji bağımlısı Batılı ülkelerin dikkate alması gereken kararlarla son bulmuş gözükmektedir.

Kriz ve çatışma, doğrudan enerji üretimi ve fiyatları üzerinde etkili olan olaylardır. Bu itibarla, Irak’ı işgalleri altında tutan ve alenen İran’ı hedef alan Batılı ülkeler, mevcut ve muhtemel enerji ihtiyaçları ile enerji maliyetleri bakımından “Hazar Beşlisi”nin son kararını iyi okumak durumundadırlar.

İran’ı hedef alan Batının ileri sürdüğü temel gerekçe, bu ülkenin yasadışı yollardan askeri amaçlı olarak da kullanılabilecek bir nükleer imkan ve yeteneğe kavuşma peşinde olduğudur. “Hazar Beşlisi” adına son toplantı sonrasında yapılan açıklamada, kıyıdaş ülkelerin Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na uyacakları ve nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımına vurgu vardır. Bu, İran’a yönelik, yasa dışı yollardan nükleer güç sahibi olma suçlamalarını boşa çıkarabilecek, bu konudaki iddiaların destek bulmasını zorlaştıracak ve sonuçta İran karşısında Batının elini zayıflatacak bir gelişmedir. Çünkü aralarında İran’ın da yer aldığı beş ülke, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na uyacaklarını ve nükleer enerjiyi barışçıl amaçla edineceklerini ve kullanacaklarını taahhüt etmişlerdir. Bu ortak taahhüt, bir taraftan İran’ın bu yöndeki konumunu teyit anlamına gelir, diğer taraftan da diğer dört kıyıdaş devlete İran üzerinde kontrol ve söz söyleme imkanı verir ki, bu da yine Batının İran karşısındaki konumunu zayıflatan ve İran’a doğrudan müdahale etmesini güçleştiren bir tasarruftur.

“Hazar Beşlisi”nin son zirvesinden çıkan, belki de en önemli karar, bu beş devletin, ülkelerini diğer kıyıdaş ülkelere karşı kullandırmama kararıdır. Hazar Denizi’ne kıyısı olan ülkeler, hem birbirlerine saldırmama, hem de üçüncü aktörlerin kıyıdaş ülkelerden birini hedef alabilecek saldırılarda ülkelerini bunlara kullandırtmama kararı almışlardır. Bu, çok önemlidir ve mevcut bölgesel koşullara bakıldığında bunun anlamı, zaman zaman medyada geçen ABD’nin İran’a karşı Azerbaycan topraklarını kullanacağı yolundaki haberleri boşa çıkaran ve ABD karşısında İran’ı oldukça rahatlatan bir gelişmedir. 

IV. “Hazar Beşlisi”nin bu toplantısı olurken, Türkiye, bir taraftan referandumla, bir taraftan terörle mücadele bağlamında Irak’a sınır ötesi operasyon yapmakla, bir taraftan da asılsız Ermeni iddiaları ile uğraşmaktadır. Bu konuların üçü de, belki örtülü olarak İran merkezli bölgesel sorunlarla ilintili olabilir. Bu mümkündür. Ama her üç konunun ortak noktasının, Türkiye’nin savunmada olduğu, kendisini bir sorunun dışında tutmaya çalıştığı, bir sorundan uzak durmak için direndiği, olduğu düşünülmektedir. Eğer öyle ise, Türkiye, üstelik bunu tek başına yapmaya çalışmaktadır.

Oysa ABD’nin karşısına aldığı İran’a bakıyorsunuz, ABD ile rekabet eden ve ABD’nin bölgedeki varlığından rahatsızlık duyan Rusya’ya bakıyorsunuz, bu iki ülke işbirliği yapıyor. Askeri ve ekonomik güçleri kadar, en az onlar kadar diplomasi güçlerini de devreye sokmuşlar. İran ile Rusya arasında ciddi sorunlar yok mu? Rusya, İran’ın nükleer gücünün bir süre sonra Moskova’ya karşı kullanılabileceğini görmüyor mu? Güçlü İran’ın İslami rejimini Rusya’ya yaymaya çalışacağının farkında değil mi? Keza İran ile Azerbaycan veya Azerbaycan ile Türkmenistan arasında sorun/sorunlar yok mu? Bütün bunlar bilinmekte, var ve görülüyor. Bilinmesine, olmasına ve görülmesine rağmen, Hazar Denizi’ne kıyısı olan ülkeler, “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” anlayışı içinde bir araya gelebilip ortak tavır alabilmektedirler. Bu, o ülkelerin diplomasilerinin gücünü, kıvraklığını, ileriden/önden savunmayı sağlama yeteneğini ortaya koyar.

“Hazar Beşlisi”nin bu açıklamasından sonra, ABD’nin İran’ı karşısına alması kolaylaşmış mıdır, zorlaşmış mıdır? Elbette ki, zorlaşmıştır ve bunu sağlayan da o ülkelerin diplomasilerdir.

Kutlamak lazım…

“Hazar Beşlisi”, son zirve bildirisi ile, uluslar arası ilişkilerde güç merkezli politikaların artık eskisi gibi işe yaramayacağının bir başka örneğini ortaya koymuştur.

Türkiye’ye bakıyoruz, bırakınız “düşmanının düşmanı” ile işbirliği yapmayı, dostlarını (!) ve müttefiklerini (!) bile yanında bulamıyor. Türk Diplomasisinin içinde bulunduğu durum budur…

Türk Diplomasisi, etnik, dinsel, sosyal, kültürel, tarihsel bakımdan güçlü bağlarımızın olduğu oldukça büyük bir dünyayı seferber edememekte, kullanamamakta ve bu yüzden de Türkiye, daha az masrafla, hasarla ve üzülerek atlatabileceği sorunları, maalesef daha ciddi ve vahim olarak yaşamak durumunda kalmaktadır.

Türk Diplomasisi, artık değişen dünyayı yakalamak, kendisini iki kutuplu dünya uykusundan çekip çıkarmak durumundadır. Koşullardaki değişimi, herkesten önce Türk diplomasisinin kendisi görmelidir.

Ve Türkiye, süratle Şanghay İşbirliği Örgütü ile Hazar Beşlisi’ne bir şekilde müdahil/taraf olmalıdır. Bu iki örgütte, gözlemci statüsünde bile olsa, yerini almalıdır.

Bu tür katılımlar ve yaratılacak yeni ortak paydalar, hareket serbestisi olmadığı değerlendirmesi ile Türkiye’ye istediklerini yaptırabileceklerini düşünenlerin, bu düşüncelerinin süratle boşa çıkarılmasına hizmet edecek ve kendisini ABD ile AB arasında sıkışmış gören Türk kamuoyu, aradığı ve beklediği çıkış noktalarını görerek rahatlayacaktır.

Bunu yapacak olan da, öncelikle Türk diplomasisidir.

 

20 Ekim 2007

 

(www.habusulu.com)