anasayfa | iletişim SAYI 60 / OCAK 2008 

  

ORTA DOĞU’DA OYUNUN YENİ ADI: SÜNNİ CEPHE
 
Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK

 

I. Orta Doğu, tarih içerisinde hep içerdiği ve neden olduğu sorunlarla anılmış bir bölgedir. İsrail’in kurulması, bölgenin daha sorunlu hale gelmesine yol açmıştır. 1970’li yıllardan itibaren Orta Doğu petrolünün, bölge ülkeleri tarafından, petrol ihtiyacını bu bölgeden karşılayan ülkelere karşı bir silah olarak kullanılmak istenmesi, bölgenin sorunlu yapısını daha çok öne çıkarmıştır.

Petrolün bir silah olarak kullanılmasını önlemek, bölge petrolüne bağımlı olan ülkeleri petrol üzerinden kontrol etmek ve İsrail’in güvenliğini sağlamak amaçlarıyla ABD’nin Orta Doğu’ya yerleşmesi, sorunları daha çok artırmıştır. Sözde bölgedeki sorunları çözmek için bölgeye yerleşen ABD, sorunları çözmek bir yana, sorunun en büyük parçası haline gelmiştir.

Bölgedeki sorunlar, bir taraftan ABD’nin bölgedeki varlığına meşruiyet kazandırmış, diğer taraftan da bölge ülkelerinin ABD’nin bölgedeki varlığını sorgulanmasını önlemiştir.

Bu tablo, 1991’de Sovyetlerin dağılmasına kadar sürmüştür.  Sovyetlerin dağılması, ABD’nin kendisini tek süper güç olarak görmesine ve dünyanın tamamıyla kendisinin kontrolü altına girdiğini düşünmesine bağlı olarak, Orta Doğu’da kalıcı barışı sağlamaya yönelik ABD patentli bir barış sürecine yol açmıştır. 1991’de Madrid Konferansı ile başlayan ve 1993’te Oslo’da bazı anlaşmaların imzalanması ile belgeye dönüşen bu süreç, 1999 yılı Mayıs ayında bağımsız ve müstakil bir Filistin Devletinin ortaya çıkmasını öngörmesine rağmen, o tarihten bu güne kadar Filistin Devleti ortaya çıkmamıştır. 1993’ten itibaren izleyen birkaç yıl içinde İsrail tarafından Filistin tarafına verilenler, geçen süre içinde geri alınmış ve bugün, 1993’ün gerisine dönülmüştür. Geri dönüşle kalınmamış, Filistin halkını İsrail’den ayıran, insanlık ayıbı “duvar” duvar örülmüş, İsrail Filistinlilere vermeyi taahhüt ettiği yerlerde yeni yerleşim yerleri açılmıştır.

ABD, bugüne kadar, 1991’de verdiği ve 1993’de anlaşmaya (Gazze-Eriha Anlaşması’na) konu olmuş bağımsız ve müstakil Filistin Devleti sözünün arkasında durmamış, duramamıştır.

ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın bugünlerde yaptığı, bağımsız bir Filistin Devletinin kurulmasının zamanı gelmiştir yolundaki açıklamalara ve içinde bulunduğumuz Kasım ayının sonuna doğru ABD’de Maryland/Annapolis’te yapılması beklenen Orta Doğu Konferansına bakarken, son 15 yılda yaşanan yukarıdaki gelişmeleri hatırlamak ve arkasında nelerin olabileceği üzerinde durmak gerekir.

II.  Eş zamanlı gelişmeler, Rice’ın açıklamalarının ve Annapolis Konferansının, İran’a yönelik bir Sünni cephe oluşturulmasını ve bu suretle ABD’nin Orta Doğu’ya ilişkin politikasında hedeflerine ulaşmasını sağlama amacına yönelik olduğuna işaret etmektedir. Eş zamanlı gelişmeleri dikkate alan değerlendirilmeden bu sonuca ulaşılmaktadır.

Kendisini tek süper güç olarak gördüğü ve her istediğini yapabilecek bir konumda olduğu kabul edilen 1990’lı yılların ilk yarısında bağımsız ve müstakil bir Filistin Devletini kuramamış ABD’nin, bugün Irak’ta bir bataklığa saplanmış iken bu işi başarabileceğini düşünmek ve Rice’ın açıklamaları ile yapılacak konferansı bu bağlamda görmek gerçekçi gelmemektedir. Bu nedenle, bağımsız Filistin Devleti söyleminin ve Annapolis Konferansının arkasındaki gerçek amacı sorgulamak icap eder.

Orta Doğu’daki mevcut tabloyu görmek çok önemlidir. ABD, 2003 yılında Irak’ı işgal etmiş, Irak’ta iken İran’ı karşısına almış, Irak’ta Tahran’ın etkisine açık ciddi bir Şii güç belirmiş ve ABD’ye yönelik direniş hareketi giderek güçlenmiş, Irak bir parçalanma süreci içine girmiştir. Yine ABD, Büyük Orta Doğu Projesi (adı sonradan Kuzey Afrika ve Genişletilmiş Orta Doğu Projesi olmuştur) ile “ılımlı İslamı” bu projeye konu coğrafyada egemen kılmaya yönelmiştir. Proje kapsamında, bir taraftan söz konusu coğrafyada terörizmle mücadele edeceğini açıklamış, diğer taraftan da bu coğrafyayı özgürleştireceğini açıklamıştır.

Irak’ın kuzeyindeki Kürt siyasal oluşumunun ABD desteğinde Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e açılması konuşulurken, tam tersine ABD’nin gerilemesine bağlı olarak İran’dan başlayıp Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e açılan bir Şii kuşak endişesi de belirmiştir.

Genelde Orta Doğu’daki, özelde de Irak’taki varlığının maliyeti, ABD için her geçen gün artmaya başlamıştır. ABD’nin asker kayıpları ve harcamaları Amerikan kamuoyunun artan tepkisine neden olmuş; içeride ve dışarıda, imajı ve itibarı bir aşınma süreci içine girmiştir.

İran’ın doğusunda Afganistan’da, ABD’nin hedef aldığı Taliban yeniden güçlenmeye başlamıştır. Şii İran ile Sünni Taliban, 1990’lı yılların sonuna doğru karşı karşıya gelmiş olmalarına rağmen, bunların ABD karşıtlığında bir araya gelmesi ihtimali giderek daha çok konuşulmaya başlanmıştır.

Türkiye’de, ABD karşıtlığı çok üst seviyeye çıkmış; siyasal iktidarın ABD ile olan yakın ilişkilerinin toplumsal alt yapısı dağılmış ve hızla erimiştir. 

III. Eğer ABD İran’a saldıracaksa, bunun için en uygun zaman kış aylarıdır. Öncelikle bunu ifade etmek gerekir. Çünkü kış ayları, yaşamın her alanının petrole bağımlı olması nedeniyle, petrole en çok ihtiyaç duyulan aylardır. Petrol, İran’ın en zayıf yanıdır. Kış aylarında petrol üretim ve işleme alanlarının bombalanması, petrol üretiminde ortaya çıkacak daralma ve petrol dış satımının engellenmesi, İran’ın ekonomisini, güvenliğini ve günlük yaşamını felç edecektir.

Sünni cephe oluşturma girişimi ve eş zamanlı diğer gelişmeler, ABD’nin bu tür bir saldırının hazırlığı içinde olduğu anlamına alınabilir.

IV. Bugünlerde gündeme gelen Tahran merkezli Şii yayılmacılığı söylemleri, ABD’nin bölgeye ilişkin politikasının ve muhtemel senaryosunun bir parçası gibi gözükmektedir. Eğer İran merkezli Şii yayılmacılığı ciddi bir endişe ve tehlike kaynağı olarak kamuoyuna takdim edilebilinirse, bu endişe ve tehlike karşısında Sünnilerin hareket geçirilmesi ve bir Sünni cephe oluşturulması pekala mümkündür.

Sünnilerin Şii yayılmacılığına karşı harekete geçirilmesi, İran karşısında ABD’ye verilmiş ekonomik, politik ve askeri destek anlamına gelecektir. Şii yayılmacılığı karşısında bir cephe oluşturacak Sünniler, İran karşısında ABD’nin üstlendiği yükü ve maliyeti paylaşmış olacaklardır.

Ancak Sünni cephe yaratma girişimleri, sadece ABD’nin İran karşısındaki konumu ile ilgili olmayacak, aynı zamanda İslam ülkelerini birbirine kırdıracağı için, Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezinde geçen İslam-Batı çatışmasında, İslam’ın Batıya üstün gelme ihtimalini sıfırlayacaktır. Bu arada, Sünni Cephe yaratma girişimlerinin, Müslümanların kutsal mekanlarının Suudilerin kontrolünden çıkarılması yönündeki eğilimler ve Güneydoğu Asya’dan gelip Suudi Arabistan’ı hedef alabilecek muhtemel ve farklı bir Müslüman dalgası açısından da görülmesi gerekir. Sünni bir cephenin kurulması, hele bu cephenin liderliğinin ve finansörlüğünün yapılması, Suudi Arabistan’ı bütün bu gelişmeler ve ihtimaller karşısında güçlü kılacaktır.

Bunlar bir kenarda tutulup Şii yayılmacılığı karşısında Suudi Arabistan merkezli olarak oluşturulmaya çalışılan Sünni cephe kurma girişimine dönülecek olursa, görülmesi gereken hususlardan belki de en önemlisi artan petrol fiyatlarıdır. Petrol fiyatlarının artması, her ne kadar Irak petrollerinin üzerine oturmuş ABD’ye ilave imkan sağlasa da, bu, her gün artan masraflar nedeniyle Irak’taki ABD varlığının maliyetini karşılamaya yetmemekte ve İran’a yönelik muhtemel operasyonun eyleme dökülmesine imkan vermemektedir. Eğer dünyanın en büyük petrol üreticilerinden olan ve Irak’ın içine düştüğü durumdan sonra kendisini Arap ve Sünni İslam dünyalarının tek temsilcisi olarak gören Sünni Suudi Arabistan kışkırtılabilir ve tahrik edilebilirse, ABD, hem Irak’taki masraflarına, hem de İran’ı karşısına alma masraflarına iyi bir ortak bulmuş olacaktır.

Petrol fiyatlarının artması ile Arap ve İslam dünyalarının liderliği sözü, Suudi Arabistan’ı Sünni cepheyi oluşturmaya ve finanse etmeye itecek, aynı zamanda çekici etkenlerdir.   

Petrol fiyatlarının hızla yükselmesi ve ham petrolün varil fiyatının 100 dolar seviyesine gelmesi, Suudi Arabistan’ın açıktan kazanç elde etmesine ve ABD’nin senaryosundaki role soyunmasına hizmet edecektir. Artan petrol fiyatlarından elde ettiği ekstra kazancı kullanarak bir Sünni cephe oluşturması, olağan bütçesine dokunmayacağı, Arap ve İslam dünyalarındaki konumunu pekiştirip Riyad’ı bu dünyalarda öne çıkaracağı için Suudi Arabistan’ın işine gelir. Suudi Arabistan, bir anlamda “havadan gelen” paranın verdiği rahatlıkla bu işe soyunacaktır ve soyunmuş gözükmektedir.    

Sünni Suudi Arabistan Karlı Abdullah’ın Türkiye de dahil yaptığı son ziyaretlerin, bu bağlamda olduğu düşünülmektedir.

Türkiye ve Suudi Arabistan, birlikte Sünni cephe oluşturma işine soyundurulmuş gibidirler. Suudi Kralın Türkiye’den sonra Mısır’a gitmesi; Türkiye’nin de, kısa süre önce halkının çoğu Sünni olan Suriye Devlet Başkanını Ankara’da ağırlaması ve bugünlerde de İsrail ve Filistin tarafına ev sahipliği yapması, bu anlam yüklenebilecek gelişmelerdir.

Bölgede İsrail’e yönelik tehdit, sadece Şii İran’dan gelmemektedir. Sünni ülkeler de en az İran kadar İsrail karşıtıdırlar. İsrail ile Sünni Filistin arasındaki anlaşmazlık ise bilinen bir husustur. Bu durum nedeniyle, İsrail Cumhurbaşkanı Peres ile Filistin Devlet Başkanı Abbas’ın eş zamanlı olarak Türkiye’de bir araya gelmesinin, Sünni cepheden İsrail’in duyduğu endişeyi izale etme amacına yönelik olduğu akla gelmektedir.

Ankara Forumu’nun amacı, ileri sürüldüğü gibi, TOBB’un “barış için sanayi projesi” olduğunu düşünmek, saflık olur diye değerlendirilmektedir. 1991’de başlayan “barış için toprak” süreci bir işe yaramamış iken, şimdi “barış için sanayi” sürecinin işleyebileceği düşünülemez. Diğer taraftan Ankara Forumu, gerçekten barışı sağlama amacına yönelik olsaydı, Hamas’ın da, “Kudüs Buluşması” adı altında değil, doğrudan Ankara Forumu kapsamında Ankara’da olması gerekirdi.

ABD seçimle iş başına gelmiş Hamas’ı dışlamışken, Hamas karşısında ABD’nin ve İsrail’in Abbas’a çok açık destek verdiği ortada iken ve Türkiye’deki iktidar Hamas’ı daha önce Ankara’da ağırlamış iken, Ankara Forumu’nun amacının İsrail-Filistin anlaşmazlığına son vermek olduğunu düşünmek gerçekçi gelmemektedir. Aralarında bölgeden Hamas’ın da yer aldığı İslami rejim taraftarlarının 15-17 Kasım 2007 tarihlerinde “Kudüs Buluşması” adı altında İstanbul’da bir araya gelecek olmalarının, Sünni Hamas’ın ve diğerlerinin, Sünni cepheye katılımları ile ilgili olduğu değerlendirilmektedir. Rice’ın “Filistin Devletinin kurulmasının zamanı gelmiştir” açıklaması, zaten kontrol edilen Abbas dışında kalan, başta Hamas olmak üzere diğer Filistinli grupları Sünni cepheye çekme amacına yönelik bir açıklamadır. Ay sonunda ABD’de yapılacak Annapolis Konferansından da, muhtemelen, aynı amaçla, aynı yönde bir açıklama gelecektir.  Amaç, hem Sünni cepheyi, hem de cephe gerisini sağlama almak; bu suretle, İran’a karşı daha güçlü ve güvenilir olarak eyleme geçmektir.

V. İran’ın etrafına bakıldığında, doğuda Afganistan’da Taliban’ın kuvvetlendiği görülmektedir. İran ile Pakistan arasında kalan Afganistan’da Taliban’ın kuvvetlenmesi, Pervez Müşerref’in Pakistan’daki askeri yönetiminin anlayışla karşılanmasına ve kabul görmesine hizmet edecektir. Pervez Müşerref’in de, bu “hoşgörü”ye karşılık olarak, Sünni Pakistan’ı radikal İslam Taliban ile mücadele adı altında Afganistan’a sokup gerçekte Şii İran’ı doğudan angaje etmesini beklemek, kimse için sürpriz olmamalıdır.

Kafkasya’da, “Hazar Beşlisi”nin yaptığı son zirve sonrasında, İran karşısında Azerbaycan’dan umudunu kesen ABD, Ermeni soykırım iddialarına verdiği son ciddi destek üzerinden İran’a karşı Ermenistan’ı kullanma imkanını elinde tutmuş gözükmektedir. Gürcistan’da Mihail Şaakaşvili’nin muhalefet karşısında içine düştüğü durum, bir taraftan Şaakaşvili’yi, diğer taraftan da iktidar olmak için muhalefeti, ABD’nin daha çok etkisine açmış gözükmektedir ve ABD, İran karşısında bu durumdan da istifade etme yoluna gidebilecektir.    

VI. Türkiye, daha önce diğer yazılarda da ifade edildiği üzere, Orta Doğu’daki sıcak gelişmelere taraf olmaktan kaçınmak zorundadır. Türkiye’nin içinde bulunduğu iç ve dış koşullar, bunu öngörmektedir. Laik ve temeli milli kültür olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bugüne kadar, Orta Doğu’daki Türk varlığını ve Irak’taki Türkleri görmezden gelmiş iken, şimdi dinsel kimliği ile Orta Doğu’ya ve Irak’a angaje olması kabul edilemez.

Irak’taki Türk varlığının malı, canı, namusu, tarihi hedef alınıp bu ülkedeki Türk izleri silinirken buna seyirci kalınıp, şimdi Şii yayılmacılığını durdurmak adına Türkiye’nin Sünni kimliği ile bölgede ortaya çıkması ve bu kimliği ile olaylara angaje olması, içte rejimi değiştirme ile sonlanabilecek bir süreci tetikleyebileceği asla göz ardı edilmemesi gereken bir ihtimaldir. Türkiye’nin Sünni cepheye dahil olması demek, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinin milli kültür olduğu gerçeğinin görmezden gelinmesi demektir.    

Türkiye’nin Sünni İslam kimliği ile olaylara angaje olmasının, doğal olarak Türkiye’de siyasal İslamın güç kazanmasına neden olacağı açıktır. İlave olarak, sıcak gelişmelere angaje olmuş ve dolayısıyla gücünü buralara aktırmış ve dağıtmış bir Silahlı Kuvvetlerin, içeride rejimin değişmesini önlemedeki rolünün de ciddi şekilde gerileyeceği şüphesizdir. O itibarla Türkiye’nin Sünni cephe oluşturma çabalarının dışında kalması gerekmektedir.

Diğer taraftan, bir an için yaşananların gerçekten Orta Doğu’ya barış getirme amacına yönelik olduğu düşünülürse, Türkiye’nin çıkarı, İsrail-Filistin anlaşmazlığının sona ermesinde değil, devam etmesindedir. Çünkü, İsrail-Filistin anlaşmazlığının sona ermesi demek, bölgede dikkatlerin buradan Türkiye’nin güneyine çevrilmesi ve Türkiye’yi kendisini sıkıntıya sokacak daha ciddi ve büyük sorunlarla karşı karşıya kalması demektir.

Bunlara ilave olarak Türkiye, Suudi yönetiminin, bu ülkedeki Türk varlığını sistemli ve bilinçli bir şekilde yok ettiğini ve Birinci Körfez Savaşı sırasında, Türkiye’nin uğradığı kayıpları karşılama söz vermiş olmasına rağmen bu sözünün arkasında durmamış olduğunu da hatırlamak durumundadır.

Elbette ki, uluslar arası ilişkilerde çıkar esastır. Ancak Türkiye’nin Orta Doğu’da Sünni bir cephe oluşturulmasından ve kendisinin de bu cephede yer almasından elde edeceği ciddi bir çıkarı yoktur. Kazanılacağı/geleceği düşünülenler, kaybedileceklerin yanında çok değersiz kalacaktır.

 

14 Kasım 2007

 

 

(www.habusulu.com, www.giresun.edu.tr