anasayfa | iletişim SAYI 60 / OCAK 2008 

  

2008’İN BAŞINDA NATO

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

I. Sovyetlerin dağılmasına kadar geçen süre içinde, NATO çok belirgin bir işlevi yerine getirmiş ve küresel ölçekte bir denge unsuru olmuştur.

Sovyet İmparatorluğunun çökmesi ile başlayan ve bugüne kadar gelen sürece bakıldığında, bir taraftan NATO’nun varlığını sürdürmesini sağlayacak yeni işlev/misyon arayışı, diğer taraftan da genişleme ile karşılaşılır. İşlev/misyon arayışında Doğu Blokunun yerini alacak yeni bir “öteki” yaratılarak NATO’nun varlığını koruması ve sürdürmesi istenmiş ve bu bağlamda özellikle “terörizmle mücadele” öne çıkarılmıştır.

NATO, 1991 sonrasındaki genişleme süreci içinde de, 1999’daki ilk genişlemede üç ülke (Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti), 2004’deki ikinci ve son genişlemede ise yedi ülke (Slovakya, Slovenya, Litvanya, Letonya, Estonya, Bulgaristan ve Romanya) NATO’ya dahil olmuşlardır.

Bu iki hususa ve 1991’den bu yana yaşananlara bağlı olarak, şu tespitlerde bulunmak mümkündür. Birincisi, ABD’nin terörizmle mücadeleyi istismar ettiği ve bu yolda NATO’yu kullanmak istediğidir. İkincisi ise, son iki genişlemede NATO’ya katılan toplam 10 yeni üyenin hepsinin eski Doğu Bloku ülkeleri olmaları ve bunun, “Doğu Blokunun bütün sırlarının Batı Blokuna geçtiği” şeklinde yorumlanabileceği gibi, “eski Doğu Bloku ülkeleri üzerinden Moskova’nın NATO içinde ciddi bir güç sahibi olduğu” şeklinde de yorumlanabileceğidir.

1999 genişlemesi öncesinde 1997’de ve 2004 genişlemesi öncesinde 2002’de NATO ile Rusya arasında tesis edilen özel işbirliği mekanizmalarının da, ayrıca Moskova’ya NATO içinde etkili olma imkanını vereceği, bu bağlamda hatırlanmalıdır.

Genişleme, bu genişlemeye konu olan ülkelerin niteliği ve Batının iki kanadı arasındaki ilişkilerde kendisini gösteren değişim, NATO içinde, daha önce görülmeyen ciddi bir gruplaşma potansiyelinin olduğu değerlendirmesine yol açmıştır. Bu gruplardan birincisi, ABD ve yüzlerini beklenti içinde bu ülkeye dönmüş yeni katılımcı küçük ülkelerdir. ABD ile olan ilişkileri giderek soğuyan ve yine ABD ilen olan örtülü mücadeleleri artık gün yüzüne vurmaya başlayan İngiltere ve Fransa gibi ülkeler, ikinci grubu teşkil etmektedir. Batıdan ve NATO’dan umduklarını elde edemeyen, Rusya istikrar ve güç kazandıkça yüzünü Moskova’ya dönmesi beklenen, aralarına Ortodoks temelinde Yunanistan’ın da katılabileceği ülkeler de, potansiyel bir üçüncü grup olarak gözükmektedirler.

Bu tablo, oybirliğini öngören NATO’daki karar alma usulü ile birlikte düşünüldüğünde, hantal, karar vermekte zorlanan ve çok parçalı bir örgüt yapısını zihinlerde şekillendirmektedir.

II. “Terörizm” ve “terörizmle mücadele” olgularının istismar edildiğinin her gün biraz daha anlaşılması, özde terörizm ve asimetrik tehdit unsurları ile mücadele üzerine bina edilmiş NATO’nun cari stratejik konseptinin cazibesini yitirmesine yol açmaktadır.

İletişimdeki ve bilişimdeki gelişmenin, maksatlı psikolojik etkilemeleri kolaylaştırdığı kadar, gerçekleri gizlemeyi zorlaştırdığı ve insanların fazla zorlanmadan istedikleri bilgiye ulaşmalarını mümkün kıldığı, bilinen bir husustur. Bu gerçek nedeniyle, terörizmle mücadelenin, asimetrik tehdit olgusunun ve belirsizliğin, ne olduğu ve kime hizmet ettiği konularında giderek güçlenen bir kanaat vardır ve bu kanaat de bunların başta ABD olmak üzere bazı ülkeler tarafından ortaya çıkarıldığı, yeni “öteki” olarak takdim edilip kullanıldığıdır.

Bu itibarla, NATO’nun cari stratejik konseptinin taraftar sayısının azalacağını ve cazibesinin zayıflayacağını beklemek gerekir.

Yapı olarak da, işlev olarak da, NATO’nun hareket kabiliyetinde giderek kendini belli edecek bir gerilemenin olması, kuvvetle muhtemel gözükmektedir.

NATO ile ilgili bu olumsuz tablonun nükleer tehdit ve riskler öne çıkarılarak olumluya çevrilmesi düşünülebilir. Ancak böyle bir yaklaşımın içinde, nükleer güç sahibi olmanın, bunu elde etmenin ve kullanmanın teşvik ve tahrik edilmesi saklı olacağı için, bu yola gidilmesi çok riskli olacak ve bundan kaçınılacaktır diye düşünülmektedir.   

III. NATO’nun etkin ve işlevsel olması, büyük öçlüde paraya bağlıdır. Eğer NATO içinde gündeme gelen ve getirilen (gelecek ve getirilecek) görevler için harcanacak para bulunabilirse, bu, NATO’nun yapı ve işlev olarak sahip olduğu yukarıda belirtilen ciddi olumsuzlukları bir dereceye kadar tolere edebilir.

Bu konuda da, iki etkene bakmak gerekir. Bunlardan bir tanesi ABD’dedir.  NATO’nun mali yükünün önemli bir kısmını ABD’nin üstlendiği ve karşıladığı bilinmektedir. ABD’nin NATO’ya akıttığı parayı bir araç olarak kullanıp, yukarıda belirtilen yapısal ve işlevsel olumsuzlukları bertaraf etmesi mümkündür. Ancak bu, fiilen mümkün gözükmemektedir. Çünkü ABD’nin politik ve ekonomik açıdan, içerideki ve dışarıdaki durumu ortadadır. Tıpkı Sovyetlerin yıkılmadan hemen önceki döneminde olduğu gibi, ABD’nin de askeri harcamaları anormal derecede artmış ve bu durum Amerikan halkının günlük yaşamını olumsuz olarak etkilemeye başlamıştır. Ayrıca bütün dünyada, giderek güçlenen bir Amerikan karşıtlığı ortaya çıkmıştır. ABD’nin içerideki ve dışarıdaki sorunlarını ve söz konusu karşıtlığı aşması; aşıp da NATO’ya daha çok kaynak tahsis etmesi çok güç gözükmektedir.

İkinci etken ise, NATO’nun angaje olabileceği sorunların, sayı ve ciddiyet olarak, artma eğilimi içinde olduğudur. NATO, Sovyet sonrası dönemde, özellikle 11 Eylül hadisesinden sonra, “alan dışı” kavramını unutmuş ve bütün dünyada görev icra etmeye talip olmuştur. Terörizmle mücadelenin, insan hakları ihlallerini önlemenin, barışı korumanın ve sürdürmenin, arama ve kurtarma faaliyetlerinin sadece “Kuzey Atlantik Bölgesi” ile sınırlı olacağı düşünülemez ve düşünülemediği için de, NATO’nun görev alanı “fiilen” bütün dünya olmuştur. Öyle ki, NATO’nun BM’ye bağlı olarak görev icra edeceği bir tablo dahi zihinlerde canlanmaya başlamıştır.

Böyle bir tablonun varlığı çıkış noktası alınarak bugün dünyaya bakılırsa, dünyanın birçok yerinde NATO’yu bekleyen, ciddi mevcut ve muhtemel sorun alanlarından söz edilebilir. Irak, bu alanlardan biridir. Kosova’daki son gelişmelerden sonra, Balkanlar’da Arnavut merkezli potansiyel bir “sıcak” sorunun yaşanma ihtimali oldukça güçlenmiştir. Pakistan’daki Butto suikastından sonra bu ülkenin ciddi iç karışıklıkları yaşaması ve bölgenin bir kargaşa ve kaos ortamına sürüklenmesi, neredeyse kaçınılmaz gibidir. Afrika’nın Orta Doğu’ya bakan yüzünde yaşananların basit bir kabile savaşı olmadığı bilinmektedir. Güney Amerika’daki değişimin içinde, aynı zamanda istikrarsızlık saklıdır.

Eğer NATO, cari stratejik konsepti ile bütün dünyada görev yapmaya talip olmuşsa, belirtilen bütün bu alanlara ilgi göstermek ve angaje olmak durumundadır ve bu da para demektir. NATO’nun bunu yapabilecek veya bu görevleri yerine getirebilecek bir ekonomik gücü olmadığı ortadadır.

Son iki genişlemede NATO’ya katılan ülkelerin NATO standartlarını yakalamasının gerektirdiği masraflar ortada iken, NATO’nun bütün dünyada görev icra etmesi mümkün gözükmemektedir.

IV. NATO’nun yeni yapısına, talip olduğu yeni işleve ve bu yeni işlevle kendisini bekleyen mevcut ve muhtemel sorunlara bakıldığında, bu örgütün konumunda ciddi bir gerilemenin yaşanması adeta kaçınılmaz gözükmektedir. NATO’nun çözüm üreten etkin bir örgüt olma özelliğinin giderek kaybolması beklenmektedir. Bunlar, 2008 yılı için, NATO’nun neden olduğu çağrışımlardır.    

NATO’nun, üye ülkelerin danışmalarda bulunmalarına ve kendi üye ülkeleri için kamuoyu oluşturmalarına aracılık edici işlevi öne çıkacak gibidir. Örgütün bu işlevle sınırlı kalması, özellikle son iki genişlemede üye olan ülkelerde bir hayal kırklığına neden olabilir ve bu da, eğer istikrar ve güçlenme yönünde mesafe almaya devam edebilirse, bu ülkelerin bir kısmını yeniden Moskova’nın etkisine açabilir.  

Bu tablo, NATO üyeliğinin, üyelerce bir yük olarak algılanmasını da beraberinde getirebilir. Üye ülkeler, NATO ile projeler ve görevler bağlamında var olan ilişkilerini sürdürmede zorluklarla karşılaşabilirler.

1991 sonrasında caydırıcılığın bir anlam ve değerinin kalmadığı ileri sürülse de, bu gerçekçi bulunmamakta ve bunun hala etkili olduğu görülmektedir. Askeri harcamaların bütün dünyada artması, bunu söylemektedir. Bunu, NATO’nun caydırıcılığındaki erozyon ile birlikte mütalaa etmekte yarar vardır. NATO’nun üyelere cazip gelen caydırıcılığının kaybolması, İttifak içindeki heyecanı olumsuz etkileyecektir.

Eğer 2008 yılının başında NATO bu tür bir algılamaya neden oluyorsa, Türkiye, NATO dışında, benzeri yeni örgütlenmeler arayışı içinde olmak ve bu tür örgütlerin kuruluşuna önderlik etmek durumundadır.

 

10 Ocak 2008

 

(www.giresun.edu.tr, www.habusulu.com)