ANADOLU’NUN GÜNCEL JEOPOLİTİĞİ
Prof. Dr. Osman Metin Öztürk
1. Bu çalışmada, Anadolu coğrafyasına, Orta Doğu açısından, özellikle de Suriye, Irak ve İran açılarından bakılmıştır.
Anadolu, Suriye ile birlikte, Doğu Akdeniz “çanağını” üstten kontrol eden bir konuma sahiptir. Basra Körfezi’ne açılan İran ve Irak, Anadolu’ya komşudurlar. İran, Türkiye ile birlikte, Kafkasya’ya da bitişiktir. Dolayısıyla, Anadolu, Doğu Akdeniz’i ve Kafkasya’yı doğrudan ve Basra Körfezi’ni de dolaylı olarak kontrol etme, bu denizler ve bölgeler üzerinde etkili olma imkan ve avantajına sahiptir.
Yine Anadolu, karadan Orta Doğu’ya ve Kafkasya’ya açılma yollarını, iki yönlü ulaşımı ve ticareti kontrol eder.
Ve Anadolu, Suriye, Irak ve İran ile doğrudan komşu olduğu için, bu ülkeler ile coğrafyasal bir bütünlük arz eder. Anadolu, Suriye’yi, Irak’ı ve İran’ı birbirine bağlayan, bu üç ülkenin ortak paydası olabilecek, bir coğrafi konuma sahiptir.
2. Anadolu merkeze konulup, Sovyetlerin dağılmasından önceki ve sonraki döneme bakılırsa, belirtilen ülkeler itibarıyla, Anadolu’nun jeopolitiğinin ciddi bir değişimi yaşadığı görülür.
Sovyetlerin dağılmasından önceki dönemde, yani 1991’in hemen öncesinde, Anadolu’ya ve Anadolu ile birlikte Suriye, Irak ve İran’a bakıldığında,
- Batı Blokuna dahil ve ABD ile olan ilişkileri “stratejik ortaklık” olarak nitelenebilecek düzeyde olan bir Türkiye,
- Moskova’ya yakın bir görüntü veren ve uluslar arası terörizme ev sahipliği yapan bir Suriye,
- Arap ve İslam dünyasında öne çıkmak ve Orta Doğu’nun liderliğini yapmak isteyen otoriter bir Irak ve,
- 1979’da sahip olduğu yeni rejimi ile Batıya meydan okuyan ve rejimini bölgeye ihraç etmek isteyen bir İran,
görülür.
Doğu-Batı kamplaşmasının mevcut olduğu o yıllarda, Türkiye’nin laik rejimi, özellikle Moskova’nın etkisiyle, Orta Doğu’nun İslam ülkeleri ve halkları nezdinde, “dinsizlik” ve “İslam karşıtlığı” olarak takdim edilmiş ve bunun üzerinden Türkiye ile Orta Doğu ülkeleri arasına mesafe konulmaya çalışılmıştır.
1.a. Türkiye, 1991 öncesinde, ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik politikasında ciddi bir yere sahip olmuş ve bu önem, çoğu Moskova’ya yakın Orta Doğu ülkelerinin tepkisine neden olmuştur. Türkiye ile ABD arasında, NATO amaçları gözetilerek ve NATO amaçları ile sınırlı olarak imzalanmış ikili anlaşmalar kapsamında ABD’ye Türkiye’de sağlanan imkan ve kolaylıkların, Washington tarafından, ABD’nin ulusla çıkarları için, Orta Doğu’ya yönelik olarak kullanıldığı yolundaki tezler herkesçe bilinmektedir. Türkiye’nin ABD ile imzalamış olduğu ikili anlaşmalar, açıkça böyle bir kullanımı yasaklamış olmasına rağmen, Türkiye’nin bazı askeri tesislerinin –özellikle TSK İncirlik Tesisi’nin- ABD tarafından Orta Doğu’ya yönelik olarak kullanıldığı, bugün de Orta Doğu’da yaygın olan bir kanaattir.
Ancak Orta Doğu semalarında gözüken ve Orta Doğu’daki sıcak çatışmalara katılan her ABD askeri uçağının Türkiye’den kalkmış olduğu yolundaki bu yaygın kanaat, çok da doğru değildir. Bu kanaatin arkasında, o dönemin Doğu-Batı kamplaşması vardır. O dönemde, Kıbrıs Adasındaki İngiliz üsleri ile, bazı Arap ülkelerinin Washington’a sağladığı imkan ve kolaylıkların ABD tarafından kullanıldığını ve ABD askeri uçaklarının buralardan havalanmış olabileceğini, gündeme getirmemiştir. İsrail’in, Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın ve Basra Körfezindeki bazı küçük Arap ülkelerinin ABD ile olan çok yakın ilişkileri görmezden gelinmiş ve ABD’nin Orta Doğu’da giriştiği operasyonların hemen bütün faturası, o dönemde hep Türkiye’ye kesilmiştir.
Kıbrıs Adasındaki Rumların Moskova’ya yakın olması, Osmanlıdan gelen Arap bakış açısı, petrol ve İsrail üzerindeki baskının daha da artırılmaması gibi nedenler ve gerekçeler, bütün faturanın Türkiye’ye kesilmesine neden olmuştur. Orta Doğu’daki kamuoyu, Rumları, İsrail’i ve ABD ile yakın ilişki içindeki Arap ülkelerini unutmuş veya görmezden gelmiştir. Türkiye, haksız bir şekilde, Orta Doğu ülkeleri ve halkları nezdinde, adeta “günah keçisi” konumuna itilmiş ve kamuoyunda, ABD’nin Orta Doğu’daki her operasyonu, Türkiye’den yapılıyormuş gibi bir izlenim yaratılmıştır.
1.b. Bu dönemde, Suriye, genelde Moskova’ya yakın bir görüntü vermiş, ancak Hafız Esad’ın diplomasiyi iyi bilen ve kullanan kişiliğinin etkisinde, ABD ile de ilişki içinde olmuştur. ABD, Suriye’nin uluslar arası terörizme ev sahipliği yaptığını ileri sürmesine ve Suriye’yi “asi/serseri devletler” kategorisine sokmasına rağmen, ABD Başkanları zaman zaman Suriye’yi ziyaret etmekten de geri durmamışlardır. Sovyetlerin yıkılma sinyalleri vermesi ile birlikte, Suriye’nin, Batıya yanaşma çabası içine girdiği, örtülü olarak İsrail ile masaya oturduğu ve Birinci Körfez Savaşı sırasında Irak’a karşı oluşturulan ABD merkezli çok uluslu askeri gücün içinde yer aldığı bilinmektedir.
Aynı dönemde, Irak, Saddam Hüseyin’in liderliğinde, Arap ve İslam dünyasında öne çıkma ve Orta Doğu’nun liderliğini üstlenme peşinde olmuştur. İran’daki rejim değişikliği sonrasında Humeyni’nin karşısına çıkan Irak, ABD’nin de desteği ile, bu amacına ulaşabileceğinin hesabı içinde olmuştur. Ancak, Sovyetlerin dağılma sürecine girmesi ile birlikte, ABD ve Batının Irak’a ve Orta Doğu’ya ilişkin tutumu değişmiştir. İran karşısında Irak’a destek veren ABD ve Batı gitmiş, bunun yerine Irak’ı adeta Kuveyt’e saldırmaya iten ve bu saldırının hemen sonrasında da karşısına alan bir ABD ve Batı ortaya çıkmıştır. ABD ve Batı, Irak’taki Kürt unsurlar üzerine bina edilmiş ve bunları kullanmayı öngören, bir politika izlemeye başlamıştır. ABD’nin açıkça Irak Kürtlerinin hamiliği rolüne soyunması, Bağdat’ı, hem destekten yoksun bırakmış, hem de gücünün bölünmesine ve boşa çıkmasına neden olmuştur.
Yine bu dönemde İran’a bakılırsa, bu ülkenin de, ABD’nin baskı ve izolasyonunu aşma çabası içinde olduğu görülür. ABD’yi “büyük şeytan” olarak niteleyen İran, Sovyetlerin dağılma sürecine girmesi nedeniyle, ciddi bir destekten yoksun kalmış ve ortaya çıkan boşluğu, çeşitli yollarla doldurma gayreti içine girmiştir. Çin, Kuzey Kore, bazı Avrupa ülkeleri ve bazı Orta Asya ülkeleri ile yakınlaşma yoluna gitmiş; Ermeni ve Rum iddialarına ve Filistin sorununa sahip çıkmak suretiyle, ABD’nin neden olduğu yalnızlığını aşmaya çalışmıştır.
2. Sovyetlerin dağılmasından sonraki döneme -yani 1991 sonrasına- bakılırsa, özellikle günümüze doğru gelindiğinde, ele alınan bölgenin jeopolitiğini ve bölge ülkelerini etkileyen ciddi bir değişim sürecinin işlemeye başladığı görülür.
- Güney Kafkasya’da yeni bağımsız devletler ortaya çıkmış ve bu durum, İran’ın yeni komşulara sahip olmasına neden olmuştur. İran, Azerbaycan ile, ve Azerbaycan’ın bir kısım topraklarının haksız ve hukuka aykırı bir şekilde Ermenilerce işgal edilmesinden sonra da Ermenistan ile, sınır komşusu olmuştur. Ermenistan, Türkiye’nin de yeni komşusu olmuştur.
- Irak’ın kuzeyindeki Kürt unsurlar, ABD’nin himayesi altında, bu bölgede ciddi bir siyasal oluşum içine girmişler ve Kürt nüfusa sahip bölge ülkeleri için ciddi bir sorun ve tehdit kaynağı haline gelmişlerdir.
- İki kutuplu yapının çökmesi, bölge ülkelerinin yöneticilerini, kendi halklarını yok varsayan politik yaklaşımlarını ve yönetim biçimlerini gözden geçirmelerine ve bu yönde üzerlerinde ciddi bir baskı hissetmelerine neden olmuştur.
- Kendisini dünyadaki tek süper güç olarak gören ABD, uluslar arası hukuku görmezden gelerek, insan haklarını koruma ve uluslar arası terörizmle mücadele adına, ülkelerin iç işlerine kolayca müdahale etme eğilimi içerisine girmiştir.
- Sovyetlerin dağılmasından sonraya ortaya atılan, ABD orijinli, “medeniyetler çatışması” tezi ve bu tezin bir parçasını oluşturan “İslam-Batı çatışması” tezi bağlamında, bölgede, “ılımlı İslam” ve “İslam içi çatışma” şeklinde uygulamaya konulmuş olduğu anlamına gelen olaylar yaşanmaya başlanmıştır.
- Olaylardan, ABD’nin, bölgede, enerji üretim merkezlerini ve enerji ulaşım güzergahlarını kendisinin kontrolü altına almaya yönelik bir politikayı uygulamaya koyduğu ve bu politikanın önündeki engelleri ortadan kaldırmaya yönelik bir politika izlediği anlaşılmaktadır.
- Kıbrıs’ta Rumların Ada’nın bütünü adına AB’ye tam üyelik müracaatında bulunmaları ve sonrasında cereyan eden gelişmeler, Doğu Akdeniz çanağının üst kesimindeki mevcut dengeleri derinden etkileyecek, enerji merkezlerini ve taşıma yollarını kontrol açısından da görülmesi gereken, önemli bir değişim sürecini başlatmıştır.
3. Belirtilen bu politik gelişmeler ve esaslar ışığında, Anadolu’nun jeopolitiğine bakılırsa, değişimin, hem devam etmekte olduğu, hem de çok ciddi olduğu görülür.
3.a. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri, ciddi bir bozulma süreci içine girmiştir. Bunda, ABD’nin bölgede Türkiye’yi görmezden gelmesinin ve özelikle Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin hamiliği rolünü üstlenmesinin payı büyüktür. Türkiye için en çok dikkati çekmesi gereken konu, ABD ile olan ilişkilerdeki gerileme değil, ilişkilerinin bozulduğu ve gerilediği ABD’nin Irak üzerinden Türkiye’ye komşu olması, ABD’nin bölgede elde ettiği yeni konuşlanma imkanları ve yine ABD’nin bölgede Türkiye’nin çıkarlarını dikkate almaması, Türkiye’yi karşısına almasıdır.
Türkiye, Irak işgali nedeniyle güneyden ABD’ye komşu olmuştur. Irak’ın karşı karşıya bulunduğu parçalanma tehlikesi, Türkiye için çok ciddi bir tehdit niteliğindedir. ABD himayesindeki Irak Kürtlerinin “Büyük Kürdistan” emeli, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasal bağısızlığını hedef almaktadır.
Kıbrıs ve Doğu Akdeniz, Türkiye için çok önemlidir. Türkiye’nin, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konusunda, güvenilir komşulara ihtiyacı vardır. Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin ABD himayesinde Suriye üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına açılması, Kıbrıs’taki durum ile birlikte, Türkiye açısından son derece olumsuz bir tablo olacaktır.
3.b. Suriye, tıpkı Türkiye gibi, Irak üzerinden ABD’ye komşu olmuştur ve ciddi tehdit altındadır. Bir taraftan İsrail ile barış anlaşması yapmaya ve Lübnan ile bağlarını koparmaya zorlanmakta, diğer taraftan da Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin kendisi üzerinden Doğu Akdeniz’e açılması tehdidi ve tehlikesi ile karşı karşıyadır. Suriye ile Lübnan arasındaki bağın kopması, Lübnan’ı ortada bırakacak ve bu da, Lübnan’ı bölgede yeni sorunların merkezi olma konumuna itebilecektir. Suriye ile Lübnan arasındaki bağın kopması demek, Lübnan’ın, kuvvetle muhtemel ABD kontrolüne girmesi anlamına gelecektir. Lübnan’a yerleşecek ABD’nin,
- Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri Doğu Akdeniz’e çıkarmakta fazla zorlanmayacağını,
- Lübnan’dan Orta Doğu’nun tamamına kolayca müdahale etme imkan ve avantajına kavuşacağını,
- Doğu Akdeniz çanağını kontrol edeceğini ve bunun aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki enerji trafiğini kontrol anlamına geleceğini,
- bütün bunların ABD karşısında Suriye’nin direnme imkanını bütünüyle ortadan kaldıracağını
söylemek mümkündür.
Irak, yaklaşık beş yıldır ABD işgali altındadır. Irak’ta ABD’nin yanında gözüken diğer ülkeler, işgalin, “ABD işgali” olmadığı ve Irak’ta çok uluslu bir güç buluduğu tezini desteklemek için, şekli ve sembolik olarak Irak’ta bulunmaktadırlar. Irak’taki ulusal direniş, giderek güçlenmektedir. Ancak Irak’taki İran etkisi ile Irak’ın kuzeyindeki ayrılıkçı Kürt hareketi de, güçlenmektedir. Bugün gelinen noktada, kuzeydeki Kürtlerin Irak’tan kopması, “Büyük Kürdistan” emelini tetikleyecek ve bu da, ülkesinde Kürt kökenli nüfusa sahip bölge ülkelerinin toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını tehdit edecektir. Bu nedenle, ABD’nin hamiliğine rağmen, Irak Kürtlerinin bu ülkeden kopmasının çok da kolay olmayacağı değerlendirilmelidir. Bu noktada, ABD’nin, gerçekte Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri korumak için değil, Irak’ın petrol zenginliğinin üzerine oturmak için Irak’ı işgal etmiş olduğunu hatırlamakta yarar vardır. Direniş, bir noktadan sonra, ABD’nin kaçınılmaz olarak maliyet-fayda analizi yapmasına ve Irak’taki durumunu gözden geçirmesine neden olacaktır. Irak’taki Tahran etkisinin ise, diğer komşu ülkeler ile birlikte ve İran ikna edilmek suretiyle kontrol altına alınması mümkün görülmektedir.
İran, ABD’den en çok zarar gören bölge ülkesidir. ABD yüzünden, enerji zenginliğini bugüne kadar istediği gibi değerlendirememiştir. ABD baskısı, kuşatması ve izolasyonu, buna engel olmuştur. Türkiye ve Suriye’den farklı olarak, İran, hem doğuda Afganistan üzerinden, hem de batıda Irak üzerinden, yani iki yönden ABD’ye komşu olmuştur. Bu nedenle İran üzerindeki, ABD tehdidi çok daha büyüktür. Ancak, diğer ülkelere göre, İran’ın bu tehdidi savuşturmada sahip olduğu imkan ve yetenekler de büyüktür. İran’ın Basra Körfezi’ne hapsedilmesi, Basra Körfezi’ne akan ve bu körfezden ihraç edilen petrolün Kızıldeniz’e ve Doğu Akdeniz’e akıtılması ve buralardan ihraç edilmesi mümkündür. Bunun için mevcut boru hatlarının gözden geçirilmesi ve mevcutlara yenilerinin eklenmesi yeterli olacaktır. Bunların yapılması demek, İran’ın kuzey batısının –Güney Azerbaycan olarak bilinen bölgenin-, batıda Kürdistan eyaletinin, doğuda Afganistan’a komşu bir kısım toprakların, güneyde Basra Körfezi’ne açılan Irak’ın hak iddia ettiği bir kısım toprakların, Belucistan’ın, Basra Körfezi’ndeki bazı adaların ve Hürmüz Boğazı’nı kontrol eden bazı toprakların, İran’ın elinden kolayca çıkabileceği anlamına gelecektir. Yani enerji kaynaklarını istediği gibi değerlendiremeyecek bir İran, toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını korumada zorlanacak ve bu zorlanma da, İran’ın, tıpkı Irak gibi, ABD tarafından işgal edilmesi ihtimalini güçlendirecektir. İran’ın “Büyük Şeytan” olarak nitelediği ABD’nin, Irak petrolünden sonra, İran petrolünün de üzerine oturmasının bölge için ne anlama geleceği açıktır.
4. Irak, ABD işgali altındadır; Anadolu, Suriye ve İran da, ABD tehdidi altındadır.
Afganistan’daki ve Irak’taki ABD varlığı, Anadolu’yu, Suriye’yi, Irak’ı ve İran’ı ABD’ye komşu yapmıştır.
Anadolu, komşu olduğu Suriye, Irak ve İran ile birlikte, coğrafi bir bütünlük arz etmektedir. Bu coğrafi bütünlük nedeniyle, ABD karşısında, Anadolu’nun, Suriye’nin, Irak’ın ve İran’ın, birbirlerine ihtiyacı vardır. Bu ülkeler, bir araya gelmek durumundadırlar. Bölgenin güncel jeopolitik durumu, bunu söylemektedir.
Anadolu, bunların hepsine bitişik olduğundan, Türkiye, bu ülkeler ile bir güç birliği oluşturulmasına öncülük etmek durumundadır. Bir bölgesel güç birliği platformuna ihtiyaç vardır. Böyle bir birlik, Türkiye’nin, Suriye’nin, Irak’ın ve İran’ın, toprak bütünlüklerini ve siyasal bağımsızlıklarını korumalarına ve zenginliklerini kendilerinin değerlendirmesine hizmet edecektir.
Böyle bir birlik, Kürtlerin Iraktan kopmasını önleyebileceği gibi, Suriye ile Lübnan arasındaki bağın kopmasını da önleyebilecektir. Bu noktada, Suriye-Lübnan birlikteliğinin geldiği anlamı, söz konusu dört ülkenin birlikteliği bağlamında da düşünmekte büyük yarar vardır.
Başta ABD ve İsrail olmak üzere, bölgeyi kendi ilgi ve çıkar alanı içinde gören hemen her ülkenin, böyle bir birlikteliğe karşı çıkması doğaldır ve bunu beklemek gerekir.
24 Şubat 2008
(www.giresun.edu.tr, www.habusulu.com)