anasayfa | iletişim SAYI 60 / OCAK 2008 

  

KÜRESEL TERÖRİZM VE ULUSLARARASI İŞBİRLİĞİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

 

1. Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde kurulu bulunan Terörizmle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi (TMMM) Komutanlığı tarafından düzenlenen ve 10-11 Mart 2008 günleri Bilkent Otel’de gerçekleşen “Küresel Terörizm ve Uluslar arası İşbirliği” konulu uluslar arası sempozyumu –ikinci gün öğleden sonraki oturumlar hariç- davetli olarak izleme imkanını buldum. Mükemmel bir organizasyondu. Katılımın uluslar arası özelliği ve yoğunluğu çok belirgindi.

2. Uluslar arası ilişkiler disiplinine mensup ve uluslar arası ilişkiler bölümü öğrencilerine “uluslar arası ilişkiler ve terörizm” konulu ders veren bir akademisyen olarak, bu sempozyumda konuşmacılar tarafından sunulan tebliğlerdeki bazı hususlara ve tebliğlerin neden olduğu bazı çağrışımlara değinmekte yarar görüyorum.

  1. Konuşmacılar, terörizm kavramını etnik ve dinsel nitelemelerle kullanma konusunda ortak bir anlayış sergileyemediler. Konuşmacıların bazıları, bu tür nitelemelerin doğru olmadığını söylerken, bazıları ısrarla bu nitelemeleri kullandı. Bu bağlamda, özellikle “İslami terör/terörizm” kavramı sıkça kullanıldı. Oysa bu tür nitelemeler, psikolojik olarak, içten içe terörizmi besleyici ve tetikleyici bir etkiye yol açmaktadır ve terörizmle mücadele ettiklerini söyleyenler, bu psikolojik olguyu görmezden gelmemelidirler.

Kendisini boşlukta, itilmiş, yanlız hissedenler için, etnik ve dinsel kimlik, hem bunların içlerindeki psikolojik boşluğu doldurmalarını (aidiyet belirsizliğini gidermelerini) sağlar, hem de onların dehşet doğrucu terör eylemleri ile adeta toplumdan intikam almalarına ve kendilerini önemli ve güçlü hissetmelerine hizmet eder. Yani etnik ve dinsel nitelemeler, söz konusu kişilerin terör örgütleri tarafından kolayca angaje edilmelerine neden olmaktadır. Bu nedenle, bu tür nitelemelerden kaçınmak gerekir.  

Bu belirtilenler ışığında PKK terör örgütünün, bir Kürt terör örgütü olarak takdim edilmesi, görülmesi ve gösterilmesi, doğru olmayan bir yaklaşımdır. Hatta yukarıdaki mülahaza nedeniyle, bu tür bir nitelemenin  maksatlı bile olabileceği akla gelmektedir.                

  1. Sempozyumda, terörizm üzerindeki örtünün kaldırılmasından söz edildi. Doğru, terörizm üzerinde bir örtü var. Ancak kimse, açıkça bu örtünün çok şeffaf olduğuna ve örtünün altındakilerin ne/neler olduğunun bugün herkesçe bilindiğine değinmedi.

 

  1. Sempozyumda, bir küresel memnuniyetsizlikten söz edildi, ancak bu memnuniyetsizliğin ne olduğu ve kimden/kimlerden kaynaklandığı çok açık ve net olarak söylenmedi. Kim/kimler, küresel memnuniyetsizliğe neden oluyor, buna açıklık getirilmedi.
  1. Sempozyumda, silah üretim ve dolaşımından duyulan rahatsızlığa değinildi. Bazı silahların dünyadaki üretiminin sadece % 40’nın meşru güçlerin elinde olduğu ileri sürüldü. Bu bağlamda, özellikle hafif/küçük silahların üretiminin ve dağıtımının kontrol altına alınmasından söz edildi.

 

Elbette ki, bu husus, terörizmle mücadele açısından önem arz etmektedir. Ancak, bunun, küçük/hafif silah üretiminin de yine belli devletlerin tekeline girme amacına hizmet edeceğini; yani terörizmle mücadele amaçlı olduğu kadar, pazar ele geçirme amaçlı olduğuna işaret etmektedir. Nükleer silahların üretimini ve edinimini kontrol etmede başarılı olamayan ülkeler, küçük/hafif silah üretimi yapan “küçük” ülkelere yüklenmelerini haklı ve makul gösterecek gerekçelere sahip olacaklardır. Ciddi bir hafif silah üreticisi olan Çin’in de, bu yolla engellenmeye çalışılacağı şüphesizdir.

  1. Sempozyumda, Pakistan’a yapılan vurgu dikkat çekici bulunmuştur. Sempozyumda dile getirilen, nükleer güce sahip küçük terör gruplarının bu ülkede ortaya çıkabileceği yolundaki ihtimal, üzerinde durulması gereken bir husustur.

 

Bu, Pakistan’ı kontrol ve Pakistan üzerinden bölgeyi kontrol açılarından görülebilecek bir konu gibi de gözükmektedir. Bu ihtimal, keza Pakistan’ın iç politikasındaki dengeler açısından da anlamlı olabilecek bir bakış açısıdır. Nükleer güce sahip terörist gruplar ihtimali, bunu engelleyecek siyasal güçlere koşulsuz destek verilmesinin gerekçesi olacağı kadar, yabancı güçlerin Pakistan’da bulunmasının makul ve mantıklı gerekçesi de olacaktır.

  1. Son 200-250 yıla bakılırsa, dünyanın fikir/düşünce adamı yetiştirmede -içinden çıkarmada- artık fazla başarılı olamadığını söylemek mümkündür.

 

Sempozyumda, dünyanın tamamı canlı bir organizmaya benzetilmiş ve bu organizmanın en küçük parçasındaki bir acının bütün vücudu etkileyeceği ve bütün vücut tarafından hissedileceği ifade edilmiştir. Bu, doğru ve gerçekçi bir tespittir. Fakat yeni değildir. Siyasal düşüncelerde bu yıllardır ifade edilir. Şimdi hatırlanması ve sıkça işlenmesi, tarih öğretiminin ve genel okumaların, küresel ölçekte, başta dil ve moda olmak üzere çeşitli araçlar üzerinden kontrol edildiğini ve yönlendirildiğini çağrıştırmaktadır.

  1. Sempozyumda, karşılıklı güvenin yaratılmasından söz edildi. Bu, kimlerle kimin arasında sağlanacak ve güven tesisi, gerçekten mümkün mü? Bu nasıl olur?

 

Güven konusunun gündeme getirilmesi, terörizmin güncel işleyişinin görmezden gelinmesi anlamına geliyor.

Terörizmin hedefi durumunda olanlar, eylemleri yapanlar ve eylemi yapanları kontrol edenler/yönlendirenler… Bu üç unsur arasında, güven nasıl sağlanacak ya da sağlanabilir mi?

Böyle bir yöntem, kaynakları kıt olan ülkeler için, “batık maliyeti” artıracak bir yöntemdir diye düşünülmektedir.

Terörizmin arkasında çıkar mücadelesi bulunuyorsa ve tarafların her birinin kendine göre beklentisi varsa, bunlar karşılanmadan güven nasıl tesis edilebilir, bunlar karşılanabilir mi, karşılanması pratikte ne anlama gelir?

Güven sağlamanın, kulağa hoş gelse bile, pratikte terörizmle mücadele bağlamında fazla bir anlamının olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.

Bununla beraber antropologlarla çalışılarak, yerel güvenlik algılamalarının neler olduğunun ortaya çıkarılmasının, yerel bazda terörizmle mücadelede çok sınırlı bazı olumlu adımlar atılmasına hizmet edebileceğini söylemek mümkündür.  

  1. Sempozyumda, terörizmin ülkelere negatif etkisinden söz edildi. Bu, bir pozitif etkiden de söz edilmesini gerektirmektedir. Ancak, bu pozitif etkinin ne olduğu ve bu etkiden kimlerin istifade ettiği üzerinde fazla durulmadı.

 

Bu pozitif etki ile ilgilenilmediği sürece, terörizmle mücadelenin bir bacağı ihmal edilmiş –yok varsayılmış- olunacaktır.

  1. Terörizm üzerinden ulus inşa edilebilir mi? Böyle bir bakış açısı, terörizmi tetikleyip beslemez mi? Ufalanmaya hizmet etmez mi? Ufalanma, yani etnik ve dinsel temelli ulus inşası, hangi ülkelerin işine gelir? Terörizmle mücadele edenlerin, aynı zamanda terörizmi ulus inşasının bir aracı olarak takdim etmeleri, ne kadar doğru olur ve bu, onların gerçekte terörizmle mücadele etmedikleri, terörizmden yararlandıkları anlamına gelmez mi? 

 

  1. Sempozyumda, Pakistan’daki “İslami liberaller” ile El Kaide arasında bağ kurulması, dikkat çekiciydi. Benzer bir durumun, görünür gelecek de dikkate alınarak ve kısmen dahi olsa, Türkiye için de düşünülüp düşünülmeyeceği, incelenemeye değer bir konu olarak gözükmektedir.
  1. Sempozyumda, seyyar küçük terörist grupların kitlesel kayıplara yol açabilecek olmasından söz edildi ve bu, doğru bir tespitti. Bugün için bu ihtimal yok varsayılamaz. Ancak, bu ifadenin, aynı zamanda terör tehlikesinin büyüklüğüne dikkat çekerek, terörizmle mücadele ettiğini söyleyene aktörlerin etrafında bir kenetlenme sağlama amacına hizmet edeceğini ve ülkeleri, bu ülkenin etkisine açacağını söylemek de mümkündür.    

 

  1. Sempozyumda, bazı sözleşmeler, münhasıran “insan hakları” konusunda düzenlenmiş olmamalarına rağmen, insan hakları alanında yapılmış sözleşmeler gibi takdim edildi. Bu, çok önemlidir ve çok dikkat edilmesi gereken bir husustur. Niçin önemli olduğunun ve dikkat edilmesi gerektiğinin arkasındaki en temel neden, insan hakları ile ilgili düzenlemelerin, taraf olunsun-olunmasın ülkeleri bağlayacağı, çekince ile imzalanmış anlaşmalarda çekincileri pratikte hükümsüz bırakacağı veya imzalanmaktan imtina edilen bazı anlaşmaları imzalama yönünde bir baskıya yol açacağı yolundaki güncel yaygın kanaattir. 

Bu tür nitelemelerle, Türkiye bugüne kadar imzalamaktan kaçındığı anlaşmaları/protokolleri imzalamaya ve/veya taraf olmadığı bir anlaşmaya göre hareket etmeye zorlanabilir; Türkiye’nin koyduğu çekincelerin bir değeri kalmayabilir.

  1. Sempozyumda BM’in, AGİT’in ve ŞİÖ’nün terörizme mücadeledeki işlevine değinilmiş, fakat NATO’nun bu alandaki faaliyetleri sorgulanmamış, masaya yatırılmamıştır. Afganistan’daki duruma NATO açısından değinilmemiştir.

 

  1. Sempozyumda, terörizmle mücadelede, ekonomik önlemlere de değinilmiştir.

Bu konuda Türkiye’nin yaşadığı olumsuz deneyim bilinmektedir. 1980’li yıllarda, Türkiye’nin yürürlüğe koyduğu ekonomik önlemlerin ve teşvik sisteminin terör sorununu çözmek yerine, terör sorununu besleyecek bir alt yapının oluşturulmasına hizmet ettiği bir gerçektir.

Ekonomik önlemlerin gerçek bir çözüm olabilmesi için, öncelikle büyük devletlerin iyi niyetlerini eylemli olarak ortaya koymalarına ihtiyaç vardır. Eğer kişi başına düşen milli geliri yılda 35.000 dolar olan bir ülke, kişi başına düşen milli geliri yılda sadece 1.200 dolar olan az gelişmiş bir ülkenin ekonomisine göz dikmişse; kişi başına düşen milli gelirinin 35.500’e çıkmasının bedelinin diğer ülkede kişi başına düşen milli gelirin 700 dolara inmesi olduğunu umursamıyorsa, terörizmle mücadelede ekonomik önlemlerin fazla bir değeri olmayacaktır. Kişi başına düşen milli geliri 35.000 dolar olan ülke, bu rakamın 34.000 inmesine ve aradaki farkın, diğer ülkede kişi başına düşen milli gelirin 1.200 dolardan 2.200 dolara çıkarılmasında kullanılmasına rıza göstermedikçe, ekonomik önlemlerin terörizmle mücadelede bir çözüm olacağını düşünmek gerçekçi gelmemektedir.

3. Bu vesileyle ifade etmek gerekir ki, doların son yıllarda yerinde sayması, ABD’nin gücünü simgelemesi nedeniyle, hem bu ülkenin terörizmle mücadelede elini zayıflatmakta, hem de bütün dünyada ABD karşıtlığını beslemektedir. Neden olduğu psikolojik algılama ve imaj yüzünden, doların durumunun, ABD’nin elini zayıflattığını ve kendisini, bir iniş ve belki de çöküş sürecine ittiğini söylemek mümkündür.

 

11 Mart 2008

 

(www.giresun.edu.tr, www.habusulu.com)