anasayfa | iletişim SAYI 60 / OCAK 2008 

  

KIBRIS KONUSUNDA GELİNEN NOKTA ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

 

I. Geçtiğimiz günlerde, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)nin yeni Cumhurbaşkanı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı bir araya geldi. Bu bir araya geliş, bazılarınca Kıbrıs sorununun çözümünde önemli bir adım olarak gösterildi. Ancak olayın bu şekilde ele alınışına katılmak güç gözükmektedir. Bu çalışmada, niçin bunun güç olduğu üzerinde durulacaktır.

II. Önce son dönemde, özellikle son dört yılda, cereyan eden bazı gelişmeleri hatırlamakta yarar vardır. Bunlardan bir tanesi, Rumların, uluslar arası hukuka aykırı bir şekilde AB’ye tam üye olarak alınmasıdır. Tam üyelik, Rumların, bir taraftan şimdilerde çok belirgin olarak hissedilmese de Atina’nın etki alanından çıkmalarına, diğer taraftan da AB’nin özelikle politik ve ekonomik gücünü arkalarına almalarına neden olmuştur ve olacaktır. İkinci olarak, Rumların AB’ye üyeliği, sadece siyasi otoritelerinin fiilen geçerli olduğu Ada’nın güneyini değil, Ada’nın tamamını kapsayacak şekilde olmuştur. Uluslar arası hukuka aykırı olmasına rağmen, Rumların, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tek başına temsil ettiği, AB tarafından da kabul edilmiştir. Üçüncü olarak, Rumlar, kendi para birimlerini bırakarak AB’nin para birimi olan Euro’ya geçmişlerdir. Bu, birinci tespitte bulunulmasına neden olan en önemli etken olarak ifade edilebilir. Dördüncü olarak, Rumların AB ile eylemli olarak yakınlaşması, İngiltere’nin Ada’daki varlığını ve ABD’nin Ada’dan yararlanma olanağını aynı oranda olumsuz etkileyecektir. Rumlar, giderek Ada’daki İngiliz varlığını sorgulamaya başlayacaklardır ve bu da, Ada’daki İngiliz Üslerini kullanan ABD’ye yansıyacaktır. Beşinci olarak, 1991 sonrasında çok belirgin hale gelen Ada’nın güneyindeki Rus varlığı, Rumların AB üyeliğinden olumsuz etkilenmeye başlamıştır. Altıncı olarak, Karpaz’ın doğrudan kontrol ettiği İskenderun Körfezi’nin uluslar arası enerji piyasasında çok belirgin bir yere kavuşacağı bir süreç yaşanmaya başlanmıştır.

Yedinci olarak, Annan Belgesi’ni hatırlamak gerekir. Annan Belgesi, Ada’nın Türk ve Rum halkını birlikte kapsayan, kendine özgü bir “birleşik devlet” modelini öngörmektedir. Bu belge ile, Rumların ve Türklerin egemenliklerinin hem coğrafya, hem de alan (konu) olarak sınırlanması söz konusudur. Taraflar, devletlerinden vazgeçerek yeni bir devlet kurmaktadırlar. KKTC ortadan kalmakta, Rumların Ada’nın bütününü temsil ve tamamı üzerinde söz söyleme hakkı anlamını yitirmektedir.   

III. Kıbrıs Adasının ve bulunduğu Doğu Akdeniz çanağının jeopolitiği, ciddi bir değişim sürecini yaşamaktadır. AB, Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz’de öne çıkmıştır. İngiltere, ABD ve Rusya, bu öne çıkıştan giderek daha çok rahatsızlık duymaktadırlar. İngiltere, Ada sayesinde, dünyanın bu kesiminde söz söyleme ve etkisini hissettirme imkanını elde etmekte, bir ada devleti olmanın dezavantajlarını silmektedir. Ada, İngiltere’ye politik, ekonomik ve güvenlik açılarından ciddi avantaj sağlamaktadır. Aynı şey, İngiltere kadar olmasa bile, ABD için de söz konusudur. Ada, ABD’nin özellikle enerji kaynaklarını kontrolü açısından çok önemlidir. Rusya açısından bakıldığında ise, Ada’nın, bir taraftan bu ülkenin üniter yapısını dolaylı yoldan korumasına hizmet ettiği, diğer taraftan da dünya enerji piyasasındaki konumu açısından büyük önem arz ettiği söylenebilir. Eğer AB’nin Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz’de öne çıkması, bu üç ülkenin belirtilen avantajlarını kaybetmesi anlamına gelecekse, bunların Ada’dan vazgeçmelerini beklememek gerekir.

Doğu Akdeniz, hem enerji kaynaklarının, hem de Kuzey Afrika ile Avrupa’nın güneyinin kontrolü açısından çok önemlidir. Doğu Akdeniz üzerinden, Kafkasya ve Hazar Bölgesi ile, bir bütün olarak Orta Doğu’yu kontrol etmek mümkündür. Doğu Akdeniz, uluslar arası politikadaki dengeleri doğrudan etkileyebilecek bir konum ve işleve sahiptir. Kıbrıs Adası, Doğu Akdeniz’i doğrudan kontrol etme imkanı veren coğrafi konumu ile, uluslar arası politikada dengeleri belirleyebilecek değerde, bir stratejik öneme sahiptir.

IV. Bu koşullarda ve süreç içinde, GKRY ve KKTC Cumhurbaşkanlarının bir araya gelişlerine, birleşme yönünde olumlu ve ciddi bir anlam yüklenmesi, doğru olmayacaktır. Çünkü bu, belirtilen tespitleri (gerçekleri) görmezden gelen bir değerlendirme olacaktır.

Yapılacak görüşmelerde Rumların, Ada’nın bölünmüşlüğünü kabulle birlikte, mümkün olabilecek en geniş sınırlara kavuşmayı öngören bir strateji içinde olması kaçınılmaz görülmektedir. Ada’daki sorunun “Ada’da yaşayanlar arasında çözülmesi” yolundaki Rum tarafının son söylemi, bu yaklaşımın çok somut bir işareti olarak alınabilir. ABD, nasıl Lübnan ile Suriye’nin bağını koparıp bunların hepsini İsrail’in karşısına tek tek çıkarmak ve bu suretle İsrail’in istediği barış koşullarını Lübnan’a ve Suriye’ye dikte etmesine imkan verecek bir ortam yaratmaya çalışıyorsa, Rumlar da aynı şeyi Kıbrıs Türklerine yapmaya çalışmaktadır.

Rumlar, AB üyesidirler ve uluslar arası kamuoyu tarafından genelde Ada’nın tamamını temsil ettikleri kabul edilmektedir. Türkler ise, devletleri uluslar arası kamuoyu tarafından genelde yok varsayılan, işgalci görülen ve bu nedenle ambargoya/izolasyona tabi tutulmuş taraftır. Bu koşullarda, eğer Ada’daki sorunun çözümü sadece “Ada’da yaşayanlara” bırakılır ise, bunun bir anlaşma olmaktan uzak olacağı ve fiilen Rumların isteklerinin Türklere zorla kabul ettirilmesi anlamına geleceği kuvvetle muhtemeldir. Rumların istediği budur. İsrail karşısında Lübnan ve Suriye hangi duruma düşürülmek isteniyorsa, Rumlar karşısında da Türkler aynı duruma düşürülmek istenmektedir.

Rumların yapmak istediği AB’nin işine gelir. Çünkü Rumlar AB üyesidirler ve AB, Rumlar üzerinden Doğu Akdeniz’i kontrol edecektir. Bu, AB üyesi ülkelerin enerji bağımlılığı açısından özellikle görülmelidir. Diğer taraftan Rumların fiilen Ada’nın tek hakimi olması demek, İngiltere, ABD ve Rusya gibi aktörlerin Doğu Akdeniz’deki konumlarını kaybetmeleri demektir ve yukarıda da ifade edildiği üzere, bu ülkelerin buna rıza göstermeleri ve seyirci kalmaları, beklenemez.

V. Bu belirtilenler nedeniyle, Kıbrıs Sorununun çözümü, ne Annan Belgesinde, ne de Rumların Ada’yı tamamıyla kontrol etmesindedir. Sorunun çözümü, ilgili bütün aktörlerin dikkate alınmasına bağlıdır. Kıbrıs Türklerini “ortak” olmaktan çıkarıp Ada’da azınlık statüsüne itecek, Ada’da bugüne kadar bir şekilde varlık göstermiş İngiltere’yi, ABD’yi ve Rusya’yı yok varsayacak, Ankara’yı ve Atina’yı devre dışı bırakacak bir bakış açısının, çözümün adı olması, ihtimal dışı bir durum olarak gözükmektedir. Sorunun çözümü, bütün bu aktörlerin dikkate alınmasını gerektirmektedir.

Çözüm, Ada’nın iki toplumlu ve iki kesimli yapısının korunmasında yatmaktadır. Ancak bu yapı, bir “birleşik devlet” çatısı altında düşünülmek yerine, sınırları gözden geçirilmiş ve birbirlerini tanıyan iki “müstakil devlet” çatısı altında düşünülmelidir. Bu durumda, İngiltere, Ada’daki varlığını korumada ve sürdürmede kendisini daha rahat hissedecek; ABD ve Rusya da, Ada’daki “müstakil” devletlerle ikili anlaşmalar yaparak, varlıklarını sürdürme imkanı bulacaklardır.   

 

24 Mart 2008

 

(www.giresun.edu.tr, www.habusulu.com)