“ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR?”:
İRAN VE TÜRKİYE
Prof. Dr. Osman Metin Öztürk
I. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’yi ziyaret eden İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ın, görüşmelerini başkent Ankara yerine İstanbul’da yapması ve İstanbul’daki programının ikinci gününde yaşananlar, üzerinde durulmaya değer bir konudur. Ahmedinejat’ın ikinci gün programının Cuma gününe denk gelmesi, kendisinin Sultan Ahmet Camisi’nde Cuma namazı kılması, cami önündeki ve içindeki kalabalığa yaklaşım biçimi, diplomasi açısından irdelenmeye ve hisseler çıkarmaya muhtaç bir konudur.
Devletler arasındaki ilişkilerin kendine özgü kuralları vardır. Bunların bir kısmı pozitif hukuk kurallarına dönüşmüştür. Bir kısmı ise, yazılı değildir ama, yüzyıllardır uygulana geldiği için her devlet kendisini bu kurallara bağlı sayar. İster yazılı ister sözlü olsun, bu kurallar, diplomasiye bir yandan vücut verir, bir yandan da diplomasinin hareket alanının sınırlarını belirler. Birleşmiş Milletler (BM)’e kayıtlı her üye devletin, yazılı olsun veya olmasın, bu kurallara uyması beklenir. Bu kuralların en başta gelenlerinden biri, ülkelerin iç işlerine karışılmaması; diplomasi ajanlarının (yabancı cumhurbaşkanlarının, yabancı başbakanların, yabancı dışişleri bakanlarının, yabancı büyükelçilerin ve benzerlerinin) bulundukları ülkelerde siyasal faaliyette bulunmamaları ve bu anlama gelebilecek tutum ve davranışlardan kaçınmalarıdır. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ın söz konusu ziyareti, özellikle bu son açıdan irdelenmesi ve hisseler çıkarılması gereken gelişmelere sahne olmuştur.
Türk Dışişleri Bakanlığı ve Türk Diplomasisi, bu yazıda belirtilen boyutu ile, eleştiriye açık bir ziyaretin planlayıcısı ve uygulayıcısı olmuş gözükmektedirler.
Eleştirel anlamda üzerinde durulması gereken ilk husus, İran’a yakın unsurların yoğun olarak yaşadığı İstanbul şehrinin ve ikinci günü Cuma gününe denk gelen bir programın tercih edilmiş olmasıdır. Ankara olmayacak ise, örneğin İzmir seçeneği üzerinde durulabilirdi. Aynı şekilde, Cuma gününü kapsamayacak, iki günlük bir seçenek de düşünülebilirdi. Bu son noktada, İran’da Cuma günlerinin tatil olmasının, ziyaretin Cuma dışında bir güne kaydırılmasının gerekçesi olarak kullanılabileceği düşünülmemiştir.
Ahmedinejat’ın İstanbul’a gelişinin bu ildeki İran’a müzahir unsurları harekete geçireceği kolayca istihbar edilebilecek bir husustur. Konuk Cumhurbaşkanının İstanbul gibi büyük ve oldukça karışık bir kentte güvenliğinin sağlanmasının çok zor ve riskli olacağını söylemek için uzman olmaya da gerek yoktur. Ama yine de ziyaret yeri olarak İstanbul seçilmiştir.
Konuk Cumhurbaşkanı’nın geçeceği yolların ilk gün güvenlik mülahazası nedeniyle boşaltılması nedeniyle, ikinci gün Sultan Ahmet Camisine giden yolların boşaltılmamış olmasının ve halkın Ahmedinejat’a yaklaşmasına izin verilmiş olmasının, diplomatik açıdan iyi tezekkür edilmesi gerekir. Ayrıca, ilk gün (Perşembe) uygulamada ifadesini bulan güvenlik mülahazasının, ikinci gün (Cuma) aynı şekilde uygulamaya yansımamış olmasının ne anlama gelebileceği, üzerinde durulmaya ve çalışılmaya değer bir konu gibi gözükmektedir.
Türkiye-İran ilişkilerinin bugünkü gibi olmadığı, gergin ve sıcak olduğu bir dönemde İstanbul’da Ahmedinejat’a gösterilen yakın ilginin ne anlama gelebileceği, ciddi ciddi üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu noktada “yumuşak güç” kavramının güncel anlam ve işlevinin hatırlanmasında yarar vardır. Ahmedinejat’ın ziyaretinde kendini gösteren İran’a yönelik İstanbul’daki bu ilgi, Türkiye’nin doğrudan veya dolaylı olarak İran’ı karşısına alacağı durumlarda hesaba katmak zorunda olacağı bir unsur olarak kendisini hissettirmiştir. Başka bir ifade ile, İstanbul’da Ahmedinejat tarafından, Türkiye’ye İran’ı karşısına alırken daha dikkatli olması yolunda ciddi bir sinyal verilmiş olduğu düşünülmektedir.
Bununla beraber, tam tersi yönde ve bugüne bakarak, ABD’nin taleplerine direnme yönünde bir siyasal iradenin mevcut olduğu herhangi bir durumda, İstanbul’daki söz konusu manzaranın(ilginin), ABD’nin İran konusunda Türkiye’den istediklerini ustaca savuşturmada bir araç olarak kullanılabileceği de ifade edilmelidir.
Bu noktada herhalde Türk Diplomasisi açısından yapılması gereken şey, mütekabiliyet ilkesinin de bir gereği olarak, benzeri bir ziyaretin İran’a yapılması, Tahran yerine ziyaretin Tebriz’de gerçekleşmesi ve İran’daki Türkiye’ye müzahir unsurların organize edilerek Tebriz’de Türkiye’den gelecek devlet erkanına aynı şekilde ilgi gösterilmelerinin sağlanması olacağı akla gelmektedir.
Ziyaretin, Gürcistan’daki çatışma ile adeta eş zamanlı olması ve ABD’nin İran’ı sıkıştırdığı bir döneme denk gelmesi, oldukça anlamlıdır. Diplomasi, bu anlamı yükleme ve yakalama işidir. Eğer, medyada ileri dürüldüğü gibi Türkiye en üst seviyede İran’a ABD’nin taleplerine açık ol demişse, Sultan Ahmet Camisi meydanında Ahmedinejat’a gösterilen aşırı ilgi İran’ın buna cevabı olmuştur denilebilir. Yine Şakaşvili’nin ve Erdoğan’ın ABD’nin istekleri doğrultusunda hareket ettikleri varsayılır ise, Rusya’nın Gürcistan ile meşgul edilmiş ve İran’ın da Türkiye üzerinden son bir kez ikaz edilmiş olduğu şeklinde bir yorum yapılabilir.
Ahmedinejat’ın söz konusu ziyaretinde ifadesini bulan güncel Türkiye-İran ilişkilerinin ve Türkiye’nin İran politikasının, Ankara merkezli mi olduğu, yoksa Washington merkezli mi olduğu, çok önemlidir ve bu sorunun cevabını gelecek günler ortaya koyacaktır.
II. Güney Kafkasya’da, Gürcistan’ın Güney Osetya’ya asker göndermesi ile başlayan ve Rus askerleri ile Gürcü askerlerini karşı karşıya getiren çatışmalar, muhtemel sonuçları dikkate alındığında, bölgesel olmaktan çok, küresel ölçekte, oldukça önemli bir gelişmedir.
Gürcistan, Batı’nın ABD kanadının, enerji kaynaklarının kontrolünü ele geçirmesine ve dünyanın en büyük pazarı konumundaki doğuya ulaşmasına aracılık edebilecek, kendisi küçük ama, uluslar arası politikadaki işlevi büyük bir ülkedir. Ancak hemen belirtelim ki, Gürcistan’ın işlevsel büyüklüğü, kendisinden değil, kendisi ile yakından ilgilenen aktörden (ABD’den) ileri gelmektedir, yani edilgendir ve biraz da konjonktüreldir.
Gürcistan, Karadeniz’i ve Kafkasya’yı kontrol; Karadeniz’i ve Kafkasya’yı kontrol de dünyayı kontrol açısından son derece önemlidir. Uluslar arası politikaya ilişkin güncel koşullar, bunu göstermektedir. Eğer ABD Gürcistan’a yerleşirse, bu, kendisine Karadeniz’i ve Kafkasya’yı kontrol etme imkanını verecektir. Karadeniz’i ve Kafkasya’yı kontrol edecek bir ABD, uluslar arası politikadaki konumunu güçlü bir şekilde bir süre daha sürdürme imkanını elde edebilecek ve Çin karşısında eli güçlenmiş olacaktır.
ABD’nin Gürcistan’a yerleşmesi, Washington’ın Rusya’yı ve Rusya’ya ait enerji merkezlerini ve taşıma yollarını kontrol etmesi sonucunu doğurabilecek bir sürecin de başlangıcı olacaktır. ABD’nin Gürcistan üzerinden Karadeniz’deki enerji trafiğini yönetip yönlendirmesi; Azerbaycan’a, Kazakistan’a ve Türkmenistan’a ait Hazar Denizi’ndeki enerji kaynaklarına nüfuz etmesi; bu nüfuz alanını yaratmak için de, Kuzey Kafkasya’daki Moskova’ya bağlı özerk cumhuriyet ve yönetimleri Moskova’ya karşı kullanarak Rusya’yı içeriden parçalaması ve ikinci bir dağılma sürecinin içine itmesi, pekala mümkündür.
Gürcistan’a ve Karadeniz’e yerleşecek ABD, bölgede Rusya’nın gücünü kıracaktır. Bu kaçınılmazdır ve buna şüphe yoktur. Çünkü, böyle bir durumda, bir taraftan Moskova iç sorunlarına daha çok ilgi ve kaynak tahsis etmek zorunda kalacak ve ülke bütünlüğünü sağlaması ciddi bir soruna dönüşecek; diğer taraftan, bölgede Moskova’dan güç ve destek alan ülkeler bu güç ve destekten yoksun kalacakları için ABD’nin taleplerine direnemeyecek ve bu ülkenin nüfuz alanına dahil olacaklar, bir kısım bölge ülkeleri ise Moskova endişeleri ve korkuları ortadan kalkacağı için Moskova’dan bağımsız hareket etmede kendilerini daha özgür ve rahat hissedeceklerdir. Bu durumda Karadeniz bölgesinde yarım kalmış ve/veya akamete uğramış “renkli devrimlerin” kaldıkları yerden yeniden başlayarak asıl amaçlarına ulaşmaları mümkün olabilecektir.
Bu koşullarda Şakaşvili yönetimindeki Gürcü askerlerinin Moskova’nın kışkırtması ile Güney Osetya’ya girdikleri ve çatışmanın Moskova merkezli bir senaryo bağlamında gündeme geldiği yolundaki yorum ve değerlendirmelerin isabet derecesinin oldukça düşük olması gerekeceği sonucuna ulaşılması icap eder. Rusya’nın bölgede sıkıntısı yoktur. Çünkü bölgede vardır ve bir şekilde bölgeyi kontrol etmektedir. Sıkıntısı olan ABD’dir ve ABD, uluslar arası politikadaki mevcut konumunu sürdürebilmek ve ayakta kalabilmek için bu bölgeye girmek ve bölgede kalmak zorundadır. Bu nedenle, Şakaşvili yönetimindeki Gürcü askerlerinin Güney Osetya’ya girmesi sonrasında Rusya’nın yaptığı, mevcut statükoyu korumak, aksi yöndeki girişimlerin dozajı artarsa yapabilecekleri konusunda muhataplarına işaretler vermek ve bu konudaki kararlılığını eylemli olarak ortaya koymaktır. Rusya, bunları yapmıştır diye değerlendirilmektedir.
Gürcistan’daki çatışmaları ABD’nin bölgeye girmek ve bölgede kalmak istemesi ve Şakaşvili Yönetiminin de buna aracılık etmeye istekli olması ile açıklamak, akla daha yatkın gelmekte ve bu nedenle Gürcistan’da sivil halkın yaşadığı acı, ızdırap ve kayıplara sorumlu ararken bu hususun dikkate alınması gerektiği düşünülmektedir.
Gürcistan’da Rus ve Gürcü birlikleri çatışırken Rusların hedefinin Baku-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı olduğu yolundaki açıklama ve yorumları ve bunların boşa çıktığı hatırlanırsa, bu açıklama ve yorumların çatışmalar devam ederken Rusların aleyhine kamuoyu oluşturmaya yönelik “maksatlı” çabalar olduğu söylenebilir. Bu yönde bir düşünceye sahip olunmasında, medyada yer bulan bu yöndeki açıklama ve yorumların Gürcü makamlarından gelmiş olmasının belirgin bir etkisi vardır.
Yine çatışmalar devam ederken medyada Türkiye’nin çatışmalarda Gürcülere askeri destek verdiği yolundaki haber ve yorumlar da yer almıştır. Bu tür haber ve yorumların da, gerçeği yansıtmadığı değerlendirilmektedir. Türkiye’nin Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün korunmasından yana olmakla birlikte, çatışan her iki taraf da komşusudur. Uluslar arası hukuk açısından, çatışan taraflardan birine yardım etmek demek, doğrudan çatışmaya taraf olmak anlamına geleceği için, Türkiye’nin Gürcistan’a yardım ederek Rusya’yı karşısına almak gibi bir yanlış içine girmesi beklenemez. Bu noktada, mevcut konjonktürde Türkiye’nin Rusya’yı karşısına almasını gerektirecek bir durum olup olmadığını da sorgulamak gerekir. Böyle bir durumun olmadığı değerlendirilmektedir. Olmadığı gibi, Türkiye ile Rusya’nın birlikte hareket etmesini ve aynı paydayı paylaşmalarını gerektiren çok ciddi ve önemli konular vardır.
Bu itibarla Türkiye’nin çatışmalar sırasında Gürcistan’a yardım ettiği yolundaki haber ve yorumları da, çatışma/kriz yönetiminin bir gereği olarak, maksatlı bir çabaya bağlamak gerekir. Bu maksat da, bir yönüyle Moskova Yönetiminin Ankara’yı karşısına alarak Türkiye’yi Gürcistan’ın yanına itmesini sağlamak, diğer yönüyle de Moskova’yı karşısına almaktan çekinecek Ankara’nın çatışmalar karşısında hareketsiz kalmasını sağlamaktır. Türkiye’nin Ukrayna’dan gelip Gürcistan’a yardım malzemesi götüren bir uçağa hava sahasını kapatması ve bu suretle çatışmaya taraf olmaktan kaçınması, Türkiye’nin Rus-Gürcü çatışması konusundaki politikasının bir ipucu olarak oldukça anlamlıdır ve doğru bir yaklaşımdır.
Ahmedinejat’ın yukarıda değinilen ziyareti ile ilgili olarak eleştirilen Türk Diplomasisi, Rus-Gürcü çatışması konusundaki söz konusu tavrı ile, uygun ve yerinde hareket etmiş gözükmektedir.
Türkiye’nin, bağımsızlığını kazandığı 1991 yılından bu yana Gürcistan’a her alanda destek verdiği bilinen bir husustur. Gürcistan’da yaşanacak istikrarsızlığın komşu Türkiye’ye yansımasının kaçınılmaz olacağı düşünülürse, Ankara’nın Tiflis’e her alanda destek vermesinden ve destek verdiği konulardan birinin “askeri eğitim” olmasından daha doğal bir şey olamaz. Bu son hususun, çatışmalar sırasında, Türkiye’nin Gürcistan’a askeri açıdan destek verdiği şeklinde takdim edilmesi ve istismar edilmesi, yukarıda da ifade edildiği üzere Ankara ile Moskova’yı karşı karşıya getirme amacına yönelik “maksatlı” bir çaba olarak görülmesi icap eder. Uluslar arası hukuk, Türkiye’nin askeri eğitim desteğinin barış dönemini kapsaması gerektiğini ve Gürcistan’ın bir sıcak çatışmaya taraf olması halinde bu desteğin kesilmesini öngörmektedir. Rus-Gürcü çatışması devam ederken Gürcülere verilecek askeri eğitim desteği Türkiye’yi uluslar arası hukuk nezdinde çatışmanın tarafı yapar ve Türkiye bunu görerek bundan uzak durmuştur.
Rus-Gürcü çatışmasının kesilmesinden hemen sonra, “insani yardım”da bulunma gerekçesiyle, Montrö’nün amir hükümleri görmezden gelinerek, ABD Deniz Kuvvetlerine bağlı gemilerin Gürcistan’a gitmek üzere Türk Boğazları’ndan geçişine izin verilmesi, çok önemlidir. Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin deniz unsurlarından oluşan, görev alanı Karadeniz suları olan ve görev tanımları arasında kıyıdaş ülkelere insani yardımın da yer aldığı tahmin edilen “Blackseaforce” mevcut iken, ABD askeri gemilerinin “insani yardım” adı altında, üstelik Montrö’deki tonaj sınırlaması dikkate alınmayarak, Türk Boğazları’ndan geçip Karadeniz’e açılmış olmaları, Türk Dış Politikasının ve Türk Diplomasisinin bugünü ve geleceği açısından kaygı verici bir durum olarak görülmektedir.
ABD’nin kendi ulusal hedef ve çıkarları için NATO’yu bir araç olarak kullandığı ve peşinden sürüklediği bilinen bir husustur. Yine ABD’nin “insani yardım” amaçlı müdahale ve girişimlerinin münhasıran ve örtülü bir şekilde ABD’nin hedef ve çıkarlarına ulaşmasına hizmet ettiği de bilinmektedir. Irak’taki tablo bunun en somut ve yakın örneğidir. Burada yeniden hatırlanması gereken bir başka husus da, ABD’nin Karadeniz bölgesine girmek ve bölgede kalıcı olmak zorunda olduğudur. Bütün bunlar üst üste konulduğunda, Rus-Gürcü çatışmasından hemen önce Karadeniz sularında ve Gürcistan açıklarında arka arkaya icra edilen NATO tatbikatlarının ne anlama geleceği ve Blackseaforce varken Türkiye’nin NATO içinde bu tatbikatlara ve Türk Boğazları’ndan geçişe nasıl evet diyebildiği, gerçekten sorgulanması gereken hususlardır.
Halk arasında “Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir” diye bir söz vardır. Bu söz belirtilen güncel bölgesel uluslar arası gelişmelere uyarlanırsa, söz konusu NATO tatbikatlarından sonra ABD’nin Türk Boğazları’ndan geçişi düzenleyen Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni aşındırmak için elinin daha fazla kuvvetlenmiş olacağını ve karşısına çıkacak her fırsatı bu yönde değerlendireceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim öyle de olmuştur.
Gürcistan’da Şakaşvili, son devlet başkanlığı seçimlerinde seçimi kazanmış ama, ciddi bir oy kaybına uğramıştır. İçeride kendisine yönelik siyasal destek, bir önceki devlet başkanlığı seçimine göre yaklaşık % 40 oranında azalmıştır. Bu koşullarda Şakaşvili’nin, karasularına bitişik deniz alanlarında ABD merkezli NATO tatbikatlarını kendisine verilmiş bir destek olarak algılayıp Güney Osetya’ya asker göndermesi ve sonrasında yaşananlar, Washington’a Gürcistan’a “insani yardım”da bulunma gerekçesini vermiştir. Bu gerekçe, ABD tarafından, tonaj sınırlaması olmadan Türk Boğazları’ndan askeri gemi geçirip Karadeniz’e açılma fırsatını vermiş ve beklenildiği gibi ABD bu fırsatı kaçırmamıştır.
Karadeniz’de yapılan NATO tatbikatları, arkasından Şakaşvili’nin Güney Osetya’ya asker göndermesi, sonrasında başlayan Rus-Gürcü çatışması ve sivil halkın çatışmalardan zarar görmesi ve en son olarak da ABD askeri gemilerinin Gürcistan’a “insani yardım”da bulunmak amacıyla Türk Boğazları’ndan geçerek Karadeniz’e açılmaları, hem ABD’nin Karadeniz’e ilişkin muhtemel bir senaryosunun varlığına işaret eder, hem de belirtilen gelişmelerin bu senaryo bağlamında biri birini tamamlayan (izleyen) gelişmeler olduğunun düşünülmesine yol açar.
Gürcistan’daki söz konusu çatışma ve sonrasında yaşananlar, Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile belirlenmiş Karadeniz’in mevcut statüsü konusundaki politikasını anlamakta tereddüde düşülmesine neden olmuştur.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, özellikle Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin güvenliği dikkate alınarak hazırlanmış, bugün de geçerli olan bir düzenlemedir. Ankara’nın Türk Boğazları’ndan geçiş konusunda tam yetkili olması ve Karadeniz’de en uzun kıyı şeridinin Türkiye’ye ait bulunması, doğal olarak, Türkiye açısından, Karadeniz’deki mevcut statüyü belirleyen Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin titizlikle uygulanmasını gerektirmektedir. Aynı şey Rusya için de söz konusudur. Yani Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin titizlikle muhafazası ve uygulanması Moskova için de gereklidir. Hal böyle olmasına rağmen, önce NATO tatbikatları bahanesiyle, sonra da Gürcistan’daki çatışmalarda zarar gören sivil halka insani yardım gerekçesiyle, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin konuya ilişkin sınırlamaları görmezden gelinerek ABD askeri gemilerinin Türk Boğazları’ndan geçişlerine ve Karadeniz’de bulunmalarına izin verilmesi anlaşılır olmaktan uzak bulunmuştur.
Eğer Türkiye, Karadeniz konusunda, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin getirdiği statükoyu görmezden gelen bir politika değişikliğine gitmiş ise, bunun hem Türkiye için, hem bölge için çok ciddi ağır sonuçlarının olabileceğini düşünmek ve buna hazırlıklı olmak gerekir diye düşünülmektedir. Karadeniz coğrafyasında Rusya faktörünü dikkate almamanın ne gibi sonuçlarının olabileceği, üzerinde ciddiyetle eğilinmesi gereken bir konudur.
Karadeniz konusu, Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak kendisini gösterebileceği bir konu olup, Karadeniz konusunda ABD ile birlikte hareket etmesi, Türkiye’nin bu avantajını boşa çıkarır. Kafkas Evi, Kafkasya Paktı, Kafkas İşbirliği ve Dayanışma Platformu gibi projelerin bölgede taraftar bulabilmesi ve hayata geçebilmesi için, her şeyden önce Ankara’nın Karadeniz’e kıyısı olan ülkeleri dikkate alması ve bu projelerin de münhasıran Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin ihtiyaç ve beklentilerine cevap verir olması gerekir. Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerden çok, ABD’yi dikkate alacak ve ABD’nin bölgeye girişine aracılık edebilecek girişim ve projelerin bölgede tutmayacağı bir vakıadır. Bugün ve yakın tarihte bölgede yaşananlar, bu sonuca ulaşılmasına neden olmaktadır.
Karadeniz ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi konularında izlenecek siyaset çok önemlidir. Bugüne kadar uygulana gelen siyasette değişiklik anlamına gelebilecek adımların sonuçlarının çok iyi görülmesi gerekir. Uzun dönemli sonuçları üzerinde çalışılmadan gidilebilecek bir politika değişikliğinin, Türkiye’nin de bir parçasını teşkil ettiği Karadeniz Bölgesini “yeni Orta Doğu” olarak uluslararası politikada öne çıkarabileceği, aşırı karamsar bir düşünce olarak görülmemelidir.
III. Kıbrıs konusunda, 2004 yılında gerçekleştirilen Annan Belgesi ile ilgili referandum öncesinde ve sonrasında yaşananlar, Türk Dış Politikasının ve Türk Diplomasisinin bugünü ve görünür geleceği açısından değerlendirilmek durumundadır. Referandum öncesinde konuşulan konuların ve verilen sözlerin aradan geçen dört yılı aşkın süre içerisinde hayata geçirilmemiş ve yerine getirilmemiş olmasının, dikkate alınması bir zorunluluk olarak görülmelidir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nde, dört yıl önce Annan Belgesi’ne evet diyen insanlar, bugün evet dediklerine pişmandırlar. KKTC’de yapılan kamuoyu yoklamaları, tersine bir sürecin yaşanmakta olduğuna işaret etmekte ve Kıbrıs Türkleri, aldatılmış olduklarını düşünmektedirler.
Ancak Annan Belgesine evet denilmiş olması Kıbrıs konusunda 2004 yılına kadar elde edilen ciddi kazanımlardan vazgeçildiği anlamına geldiği için, bugün duyulan pişmanlık, Annan Belgesinin kabul edilmesinin geldiği bu anlamı ortadan kaldırmamaktadır. Yani geriye gidilip Annan Belgesi yok varsayılamamakta ve Annan Belgesinin kabul edilmesi ile elden gidenler geri alınamamaktadır.
Bu nedenle Türkiye, Karadeniz konusunda bir politika değişikliğine gidecekse, Kıbrıs konusundaki mevcut bu tabloyu dikkate almak durumundadır.
Eğer Türk Dış Politikasında bugüne kadar (zaman zaman gözden geçirilerek) uygulana gelmiş bölge ve ülke alt politikalarında bir değişikliğe gidilecekse, bunun çok iyi tezekkür edilmesinde ve hassaten değişikliğe uzun dönemli etki ve sonuçları itibarıyla bakılmasında büyük yarar görülmektedir. Dış politikadaki ciddi değişikliklerin Türkiye’yi bölgede yalnız bırakabileceği ve bölgenin “yeni Orta Doğu” olarak algılanmasına neden olabileceği, zayıf bir ihtimal bile olsa, dikkate alınmalıdır.
Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne ve Karadeniz’e ilişkin politikalarında bir değişiklik söz konusu ise, bunun kamuoyu ile paylaşılması gerekmektedir. Bu paylaşım, demokrasinin bir gereği olduğu kadar, değişimin arkasına kamuoyu desteğinin koyulması açısından da görülmelidir.
Çanların Türkiye için çalıyor olduğunu, düşünmek bile istemeyiz. Ancak gerçekte kimin için çalıyor olduğunu bekleyeceğiz ve hep birlikte göreceğiz.
23 Ağustos 2008
(www.giresun.edu.tr, www.habusulu.com)