<%@ Language=VBScript CODEPAGE="1254"%> Prof. Dr. Osman Metin Öztürk
anasayfa | iletişim SAYI 59/ EKİM 2007 

  

(Aşağıdaki metin, www.habusulu.com’un 15 Eylül 2005 tarihli sayısında yayınlanmıştır. Burada yeniden yayınlanmaktadır.)
 
 

I. Atatürkçülüğün ne demek olduğu konusunda aşağıda, tarafıma internet üzerinden gelen bir yazıyı takdim ediyorum.

”Atatürkçülük, kısaca ulusal bağımsızlık ve ulusal onur demektir. Atatürkçülük, özetle, anti emperyalist bir kurtuluş savaşını başlatan ve sürdüren bir eylem ve öğretidir.

’Amacımız, ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusal tam bağımsızlığımızı sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun, hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konuda karar ve inancımız kesindir.’

Atatürkçülüğü, ‘tam bağımsızlık’ inancından ayırmanın ve çok yönlü uluslararası ipotekleri ‘Atatürkçülük’ adına savunmanın hiç olanağı yoktur. Kurtuluş Savaşı'nın başlarında, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bütün programlarının dayanağı, şu iki temeldir: Tam bağımsızlık, kayıtsız koşulsuz ulusal egemenlik!..

’Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden, başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında
değiliz...’

İşte Atatürk budur, işte "Atatürkçülük" budur...


Kurtuluş Savaşı, kökeninde ‘anti emperyalist’ ve ‘anti kapitalist’ düşüncelerin kutsal harcını taşır: ‘Biz, bu hakkımızı saklı tutmak, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için, genel kurulumuzca, ulusal kurulumuzca, bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı kavga vermeyi uygun gören bir yolu izleyen insanlarız.’

Bu sözleri söyleyen ve her adımında ulusal bağımsızlığı, devrimci ve ilerici bir dünya görüşü ile
sağlayıp pekiştiren Atatürk'ü, bugün içine itildiğimiz ekonomik tutsaklığın temeli ve adı gibi görmek, Atatürk'e ve Atatürkçülüğe karşı yapılabilecek en ağır ve de en sinsi saldırıdır.

Atatürkçülük, bağımsızlık demektir; Atatürkçülük, ulusal onur demektir; Atatürkçülük devrimcilik demektir. Kurtuluş Savaşımızın ve ulusal devrimlerimizin önderi Mustafa Kemal, bugünkü emperyalist ilişkileri daha o günden görmekteydi:

‘Karşılıklı güvenlik ve esenlik, bütün dünya uluslarının üzerinde titremesi gereken bir mutluluk
ilkesidir. Ancak, bu ilke, bütün uluslar için gerçekleşmedikçe, genel bir barışma sağlamaktan çok,
sömürülmek istenen birtakım uluslara karşı, bir takım güçlü ulusların yeni davranış ve ayrıcalıklar kazanmasını sağlamak niteliğinde görülse yeridir. Hele uluslararası silah alışverişinin, birtakım ulusların denetimi altında tutulmasını sağlayacak önlemlerin alınması bu kuşkuyu artırmaktadır...

Unutturulan, unutturulmak istenen Atatürk ve Atatürkçülük, budur! Televizyon ekranlarında Türk halkına tanıtılmayan, anımsatılmayan sözler de işte bu sözlerdir:

‘Biz, Batı emperyalistlerine karşı, yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda, Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her aracı ile, Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimiz kanısındayız...’


’Ezilen uluslar, bir gün ezen ulusları yok edeceklerdir’ diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, yeniden ezilen ulusların, Asya ve Afrika halklarının bayrağı yapmak, biz Atatürkçülerin, biz devrimcilerin namus borçlarıdır.

’Bütün dünya bilsin ki, benim için tek yanlılık vardır. Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal
devrim yanlılığı...’

Atatürk'ün bütün dünyaya duyurduğu bu ilerici ve devrimci düşünceleri, ne yazık ki, ülkeyi Atatürk'ten sonra yöneten, yönettiğini sanan politikacılar eliyle hançerlendi ve Atatürk, gerçek nitelikleri ile değil, beylik anma törenlerinin donmuş kalıpları olarak tanıtılmak ve benzetilmek istendi.

Atatürk'ü hiç olmazsa bu yıl, gerçek nitelikleri ile tanıtabilirsek, geçmiş dönemlerin ihanetleri bir
ölçüde unutulmuş olur. Kurtuluş Savaşı'nın yüce önderini "Atatürk Yılı"nda inançla selamlıyoruz:

Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa...

(Kaynak: Uğur Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi, 6 Ocak 1981)”

Nereden nereye… Rahmetli Uğur Mumcu’nun bundan 24 yıl önce söylediklerini, bugün uluslar arası politikanın içinde bulunduğu koşullarda, yeniden ele alıp savunuyorum... Yazıyı okuyunca ister istemez, nereden nereye dedim. Aradan geçen 24 yıl, kayıp yıllar… Mumcu da, 1981’de, aradan geçen yılları, kayıp yıllar olarak nitelenmişti… Kayıpların yükü/ağırlığı artıyor… Uluslar arası politikanın bugün içinde bulunduğu koşullarda, Türkiye’nin, Atatürk üzerinden, O’nun kurumsallaşmış fikir ve düşünceleri üzerinden, günümüzün mazlum milletleri nezdinde mesafe alması mümkündür. Bari bundan sonra kayıp yıllarımız olmasın….

II. Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün Türk toplumuna nasıl tanıtıldığına ve unutturulduğuna ilişkin bir yazıyı da aşağıda ayrıca sunuyorum. 

“…Atatürk ve Atatürkçülük, birbirinden çok farklı iki sözcük. Birisi büyük insanın, kurtuluş savaşını kazanan bir insanın, büyük bir devlet adamının adı. Diğeri ise, bu büyük insanın fikirleri, ilkeleridir.
Türk toplumunun çoğunluğu, bu birinci sözcüğü, yani Atatürk`ü tanıyor. Ama nasıl? Toplum, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, sarı saçlı, mavi gözlü bir büyük lider olarak algılıyor.
Toplumun çoğu Atatürk`ü tanıyor derken de, bilinçli bir şekilde tanıdığını zannetmiyorum. 1938`den beri okullarda, zamanımıza kadar, çocuklara Mustafa Kemal Atatürk`ü tek bir yönü ile tanıtıp değerlendirdiler, Atatürkçülüğe değinilmeden. Devleti yönetilenlerce Atatürkçülük, milli bayramları kutlamak, şiirler okumak, saygı duruşunda bulunmak ve tabi ki kentlerin sokaklarını heykellerle süslemek! Bunun böyle olduğunu hepimiz okullarda yaşamadık mı? Hep birlikte ellerimizde birer küçük bayrak, 23 Nisan şarkılarını, ezberlediğimiz şiirileri söylemedik mi? 19 Mayıs`larda sahalarda koşmadık mı? 10 Kasım geldiğinde hepimizin yüreği burkulmadı mı? Yalnız bunlarla kalınsa iyi de, resmi dairelerin, evlerin duvarları O`nun resimleriyle donatıldı Bizler, Türkiye de okuyanlar, en azından Atatürk ve az da olsa Atatürkçülükten bir şeyler kaptık.
Ya göç nedeniyle Avrupa`da yaşamak zorunda kalan genç kuşaklar ne desin ki? Bu genç kuşaklara Atatürkçülük yerine klasik Atatürk öğretilmeye çalışıldı. Burada klasik Atatürk`ten amacım, dört ulusal bayram kutlamaları, şiirler. Hepsi o kadar. Sorma fırsatı bulduğum gençlerden hep aynı cevabı aldım: ’Türkçe dersinde bize fazla bir şey anlatmadılar ki!’ Ne kadar acıdır ki, çoğu, Atatürk`ün, ne doğum, ne de ölüm yılını ve ne de doğduğu yeri biliyorlar. Ne kadar hüzün verici değil mi? Zaten 1938’den beri, ’Atatürk, Atatürk’ diye diye bu hale gelmedik mi?
Mustafa Kemal Atatürk, sanki bunun böyle olacağını biliyormuş gibi şu sözleri söylemişti: ’Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafi.’ Demek ki Mustafa Kemal, ’Ben aranızdan ayrıldıktan sonra, şiir yazın, heykellerimi her tarafa dikin’ demek istememiş. O halde Atatürk’ü sevmek başka, Atatürk`ü anlamak başka. İkisi de apayrı bir konu. 1938`den sonra iktidara gelenler birinci olanağı seçmiş olmalılar ki, Türk toplumunda sadece Atatürk sevgisi kalmış oldu. (Fakat) sadece Atatürk`ü sevmek, doğduğu yeri, annesinin, babasını  adını bilmek, savaşı nasıl kazandığını bilmek, O’nu anlamaya kafi gelmemektedir. Gelmediği gibi, bin bir güçlükle kurmuş olduğu Cumhuriyetini korumakta da güçlük çekilmektedir. Yıllarca okullarda Atatürkçü düşünce yerine, klasik olmuş Atatürk`ün hayatı ve 1919`dan başlayarak yaptığı işler  genç kuşaklara anlatılmıştır. Bunları yukarıda izah ettik. Bu anlatılanların yanı sırada altı oku teşkil eden Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Ulusalcılık, Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik ilkeleri sıralanmıştır. Fakat hiçbir zaman bu ilkelerin derinlerine inilmemiştir. Daha doğrusu işlerine gelmemiştir. Ne kaldı Cumhuriyetçilik’ten? Bayramlar ve şiirler! Halkçılık, Ulusçuluk ve Devletçilik’ten geriye sadece sözler kaldı. Hele hele Laiklik’ten, ortada kavram karmaşalığından başka bir şey kalmadı. Başa geçenler kendilerine göre laikliği yorumladılar. Hem “laik bir milletiz” dediler, hem sakal uzatıp sarık ve türban takarak Kur`an kurslarına hız verdiler. Kapanan tekke ve tarikatları hiç konu etmeyelim, onlar başlı başına bir konu!.. Neticede Atatürkçülük unutuldu. Düşünür Atatürk bir kenara itildi. Onun yerini şekilci Atatürkçülük aldı. Bununla da kalınmadı düşünür toplum yerine, şekilci toplum yaratıldı. Düşünür Atatürk`ten, salonları süsleyen Atatürk yaratıldı. Bu başlatılan yozlaşma 1950`den sonra tam hız alarak zamanımıza kadar geldi ve devam edeceğine de benziyor!
Görüyoruz ki, Mustafa Kemal Atatürk’ü sadece sevmek, resimlerinden tanımak yetmemektedir. Artık zaman gelmiştir ve hatta belki de geçmek üzeredir. Aydınların, eğitmenlerin, öğretmenlerin hele hele Atatürkçüyüm, Atatürkçü Düşünce`ye bağlıyım diyenlerin başlıca görevi, yıllarca avutulmuş, uyutulmuş topluma, gerçek Atatürk`ü, insan Atatürk`ü, ilkelerini anlatmak olmalıdır.“
(Kaynak: Dr. Yüksel Cavlak,Atatürk ve Atatürkçülük Topluma Nasıl Tanıtıldı veya Unutturuldu” ADK Başkanı)
 III. Rahmetli Ahmet Taner Kışlalı, niçin Atatürkçü olduğunu ve niçin Atatürk’ün hedef alındığı konularında şunları söylüyor:

“Atatürkçülük, Türk Milleti için bir öze dönüş hareketidir. Atatürkçü düşünce, sadece Atatürk dönemi Türkiye’sinin zorluklarını çözmek ve bütün esir ve mazlum milletlere örnek olmakla kalmayan; akla, bilime ve fene dayalı bir dünya görüşü olarak, gelecek yüzyıllara ışık tutacak bir sistemdir…

Bizim niçin Atatürkçü olduğumuz belli.
Türkiye’de bir din devleti, ya da etnik farklılıklara dayalı bir devlet kurmak peşinde olanların, neden Atatürkçülüğe karşı oldukları da belli. İnanca dayalı olduğu ölçüde, her iki tutuma da saygı duymak gerekir... Ama ‘gerdan’dan yukarıya çıkamayan ‘yeni mandacılar’a saygı duyabilmek çok zor!..”

 

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk