SAYI 20 /MART 2004
 

 

Sayı 11

15 Mart 2004

 

(Bu tespit ve değerlendirmeleri, hızla hazırlayıp siteye yüklediğim için, bazı yazım ve anlam bozuklukları olabiliyor. Yazan, genelde bu telaş içine hatalarını göremez. Yayınladığında okuyunca, aradan geçen sürenin de etkisinde, hataları bulmak daha kolay oluyor. İlgilenenlere…’in 11. sayısı, yayınlandıktan sonra, bu şekilde gözden geçirilmiş, düzeltilmiş ve aşağıda yeni metne yer verilmiştir. Anlayışla karşılanması dileğiyle…)

 

1. Makedonya Cumhurbaşkanı’nın da içinde olduğu uçağın 26 Şubat 2004 günü Bosna üzerinde düşmesi ve bu kazada Cumhurbaşkanı’nın hayatını kaybetmesi, Avrupa’daki dengeler açısından farklı bir öneme sahip olabilir. Cumhurbaşkanı’nın, Makedonya’nın AB üyeliği müracaat töreni için gidiyor olması ve ABD’nin bu bölgedeki askeri varlığı (askeri imkan ve yetenekleri) çıkış noktası alınır ise, kazayı Avrupa üzerine oynanan oyunların bir parçası olarak görmek mümkündür. ABD’nin bu bölgede ulaşmaya çalıştığı etkinlik düzeyinin, AB’ni rahatsız etmemesi düşünülemez. Bu itibarla, olayın ABD’nin işine gelebileceği akla geliyor. Bu, aynı zamanda Avrupa’nın göbeğinde yeniden istikrarsız bir bölge ortaya çıkarma ve yeni bir kanlı sürece yol açma girişimi olarak da alınabilir. Bunun da, yine ABD’nin işine gelebileceği akla gelmektedir. Kazanın, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi ile kendisi merkezli bir mühendislik çalışmasına soyunduğu bir sırada meydana gelmesi, ABD’nin bu mühendislik çalışmasını her türlü müdahaleden uzak tutma isteği ile birlikte düşünülebilir. Avrupa’nın, kendi ortasında ciddi bir kargaşa ile baş başa bırakılması, ABD’ye istediğini daha serbestçe yapma imkanı verecektir.

 

Diğer taraftan, Türkiye’nin Balkanlar’daki askeri varlığı ve Makedonya’ya atfettiği önem dikkate alınır ise, Makedonya üzerinden Avrupa’nın karışmasının Türkiye için de bir anlamı olacaktır. Türkiye’de mevcut siyasal iktidarın ABD’ye daha yakın durmaya çalıştığı bir sırada, Balkanlar’da ortaya çıkacak bir karışıklık Türkiye’yi askeri açıdan bu bölge ile angaje edip yine birlerinin işini kolaylaştırmaz mı?

 

Bu olay, son birkaç ay içinde ilginç ve bir o kadar da Türkiye açısından düşündürücü olması gereken adımları atan Yunanistan açısından ne anlama gelecektir, bunun üzerinde de durmak gerekir. Yunanistan, Makedonya’nın denize açılan kapısı ve dış ticaretinin çok büyük bir kısmını yürüttüğü güzergah üzerinde yer alan bir ülkedir. Hemen kuzeyinde cereyan edecek olumsuz gelişmelerin Yunanistan’ın ilgi ve dikkatini çekmemesi, bu ülkeyi Makedonya’ya angaje etmemesi düşünülemez. Bu açıdan, uçak kazasının(sonradan Balkanlar’da cereyan eden diğer gelişmeler ile birlikte), Türkiye için daha farklı bir anlam taşıması mümkündür. Yine Türkiye açısından, henüz istenildiği düzeyde operasyonel hale gelmiş bir askeri güce sahip olmayan AB’nin, eğer Avrupa’nın ortasında yeniden bir şiddet dalgası ortaya çıkar ise, bu, Türkiye’ye olan ihtiyacının artması anlamına gelecektir. Olay, Türkiye-AB ilişkilerindeki sorun alanlarının/konularının hızla gündemden düşürülerek Türkiye’nin AB’ye yaklaştırılmasında bir araç olarak görülebilir. ABD nasıl Türkiye ile kol-kola girip Türkiye’nin askeri imkan ve yeteneklerinden yararlanıyor ise, AB de aynı şekilde yararlanmayı düşünebilir. Uçak kazsı, AB açısından böyle bir amaca hizmet edebilir. Bu, aynı amanda, ABD ile AB arsındaki rekabet ve ABD’ye şimdilik yakın gözüken Türkiye dikkate alındığında, Türkiye’yi ABD’den uzaklaştırıp AB’ye yaklaştıran bir etkiyi beraberinde getirebilir.

 

Bu vesileyle ifade etmek gerekir ki, Türkiye, artık başkalarının senaryosunda figüran olmaktan kurtulup kendi “milli/ulusal” senaryosunu uygulamaya koymalıdır. Bunun heyecanı ve beklentisi içinde olan, her yaştan, her kurumdan, her meslekten, kadın-erkek oldukça kalabalık bir vatan evladının olduğundan eminim… Bir başlasa arkası gelecek… İçinde bulunulan dönem, müstakilen risk alınıp mesafe alınabilecek bir dönemdir. Bu dönemi, bu amaçla değerlendirmeyi düşünmek gerekir.

 

2. Yunanistan’da Mart ayı başında yapılan seçimlerde oy verme süresinin hemen tamamlanmasından sonra İskeçe’de bir caminin kundaklanması, arkasından Makedonya’daki uçak kazası, sonra 10 Mart 2004’de, Arnavutluk’ta Devlet Başkanı Moisiu’nun oğlunun geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmesi ve izleyen günlerde de, 12 Mart 2004 günü, Kosova Cumhurbaşkanı Rugova’nın evine el bombası atılması, aslında daha sonra Kosova’da yaşanacak olayların habercisi olmuştur.

 

Kosova’da olayların çıktığı Mitrovica bölgesinin genelde Fransızlar’ın kontrolünde bir bölge olması ve Fransızlar’ın bölgede genelde Sırplar’a müzahir bir politika izlemesi, bir ihtimal olarak, Sırplar üzerinde Rusya Federasyonu bağlantısını gündeme getirmektedir. Eğer, Fransızlar Sırplar’a müzahir bir yaklaşım içinde iseler, bunu ABD’den duyulan rahatsızlık bağlamında, Sırplar üzerinden RF-Fransa ilişkisine işaret ettiğini söylemek mümkündür.

 

İşin içinde RF’nun olabileceğini düşündüren bir başka veri de, Bulgaristan’ın, Kosovalılar’ın taşıdığı, BM’nin yerel birimlerince verilen seyahat belgelerini tanıması ve kabul etmesidir.

 

Keza, daha önce değinilen İskeçe’de bir caminin kundaklanması olayını da, RF merkezli yeni bir Slav-Ortodoks mihverinin işareti olarak almak mümkündür.

 

ABD’nin bu coğrafyada oldukça büyük bir askeri tesise sahip oldukları ve Avrupa’daki güçlerini bu bölgeye doğru kaydırdıkları dikkate alındığında, Balkanlar’daki son olayların, bu açıdan, ABD’yi bölgede sıkıntıya sokma ihtimalinden de söz edilebilir.

 

Türkiye’nin, Kosova’daki olaylarla bir anlamda eş zamanlı olarak (12-16 Mart 2004 tarihleri arasında), bölgeye üst düzeyli iki önemli generalini göndermesi, yaşananların basit olaylar olmadığını; çok ciddi yansımalarının olabileceğini; bölgede başlamak üzere olan ciddi bir mücadelenin işareti olabileceğini düşündürmektedir.

 

3. Balkanlar’daki bu gelişmeler karşısında, Türkiye-AB ilişkilerinin ivme kazanabileceğini ve bu bağlamda, olayların sadece tam üyelik müzakerelerini değil, Türkiye’nin eylemli olarak AB’ye katılmasını da öne çekilmesine neden olabileceğini düşünmek gerekir. Böyle bir ihtimal ortaya çıkmıştır. Bu ihtimal nedeniyle, AB üyeliğinin bu şekilde resmen gündeme gelebileceği dikkate alınarak, Türkiye’nin bunun üzerinde çalışması gerekmektedir.

 

Bu ihtimalin birdenbire gündeme gelmesinin konjonktürel iki nedeninden söz etmek mümkündür. Bunlardan bir tanesi, Balkanlar’da cereyan eden son olaylar karşısında, AB’nin askeri güç ihtiyacı bir kere daha ortaya çıkacaktır. AB, siyasal gücünün arkasına askeri gücünü koyamadığı için, ABD ile gerçek manada ve açıkça rekabet edememekte, uluslar arası politikada politik gücüne paralel bir yere sahip olamamaktadır. Balkanlar’daki son olaylar, Türkiye’yi bir an evvel AB’ye almak isteyenlerin elini kuvvetlendirecek ve bir ikna sürecini başlatacaktır. İkinci olarak da, Türkiye’nin AB’ye alınması, Kıbrıs’ın “fiilen” bir bütün olarak AB’ye dahil olmasının önünü açacaktır. Türkiye’nin de AB’ye dahil olduğu bir süreçte, Ada’nın bütününün AB’ye dahil olması, ABD karşısında AB’ye büyük avantaj sağlayacaktır. Çünkü, böyle bir durumda ABD’nin Doğu Akdeniz’de tutunması zorlaşacaktır. AB’nin bu yöndeki çabalarının, RF ve Çin tarafından da olumlu karşılanmasını beklemek gerekir.

 

Bu değerlendirmeye istinaden, AB’nin, bu kazanımların etkisinde, Balkanlar’daki gelişmeleri, Türkiye’nin tam üyeliğini erkene çekme amacıyla kullanabileceği ihtimalinin ortaya çıktığı düşünülmektedir.

 

Peki, böyle bir gelişme karşısında Türkiye ne yapar, ne yapmalıdır? Türkiye’nin AB’ye üye olması konusunda yapılmış, genel ve kapsayıcı bir anket çalışması bulunmamaktadır. Mevcut anketler, genellikle AB’nin sanal yararları üzerine bina edilmiş, AB yanlısı anketlerdir. Dolayısıyla bunların çıkış noktası alınması düşünülemez.

 

AB üyeliğinin, Türkiye’nin temel gerçekleri ile bağdaşmadığı bilinmektedir. Ulusal egemenliğin ve Atatürkçü düşünce sisteminin AB sistemi ile örtüşmediği ortadadır. Yine, Türkiye’nin nesilden nesile aktardığı idealleri vardır. Bunlar ortada iken, Türkiye’nin AB’ye üye olması düşünülemeyeceğine göre, oturup önce AB’nin RF, Ukrayna ve varsa diğer ülkeler ile yaptığı “ortaklık anlaşmalarını” incelemek ve bu incelemeden muhtemel “Türkiye-AB Ortaklık Anlaşması” için çıkarımlarda bulunmak gerekir. Bu, yapılmalıdır. Tam üyelik yerine, AB ile ortaklık ilişkisi içine girilmesi, Türkiye’nin kendine özgü yapısına ve koşullarına daha uygun olacaktır.

 

4. ABD Başkanı ile İrlanda Cumhuriyeti Başbakanının, 17 Mart 2004’de, St. Patrick Gününde, New York’ta bir araya gelip, terörizmle mücadelede işbirliğini ve Kuzey İrlanda’daki durumu konuşmaları dikkat çekici bulunmuştur. İngiltere’de, Blair’e ve ABD’ye olan muhalefet her geçen gün artmaktadır. İspanya’daki terör saldırılarının etkisinde yapılan seçimler sonrasında yeni siyasal iktidarın, İspanyol askerlerinin Irak’tan çekileceğini açıklamasını, bu konuda hatırlamak uygun olacaktır. Blair’in, normalde 2005 yılında yapılacak genel seçimleri, 2004 sonbaharına çekmeye hazırlandığı yolundaki haberlerin, İspanya’daki bu gelişmelerden hemen sonra çıkmış olması düşündürücü olmuştur.

 

Acaba, İspanya gibi, İngiltere de, ABD’yi Irak’ta yalnız bırakmayı mı düşünüyor? Eğer böyle bir düşünce var ise, seçimler ile bunun zeminini ve gerekçesini oluşturacaktır.

 

IRA’nın, ABD’nin desteği ile İngiltere tarafından kontrol altına alındığı ve 1998 anlaşmasının ABD desteği ile ortaya çıkmış olduğu bilinmektedir.

 

Bu koşullarda, ABD ile İngiltere arasında bir yol ayrımının belirdiğini; ABD’nin, İrlanda Cumhuriyeti Başbakanı ile birlikte İngiltere’ye mesaj vermek istediğini düşünmemek elde değil. Göreceğiz…

 

5. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş’ın, 19 Mart 2004 günü medya mensuplarına yaptığı açıklamalar, çok önemli bazı hususları içermiştir. Annan Belgesi’nin hiç müzakere konusu yapılmaması, Cumhurbaşkanı Denktaş’ın Cenevre’ye gitmemekte kendisi açısından haklı olduğu, gitmemesinin Türk Tarafı için ciddi bir pozisyon kaybına yol açacağı, Türk Tarafının “kırmızı hatları”nın belli olmadığı, yolundaki açıklamalar oldukça önemlidir.

 

Her şeyden önce, bu hususlar, hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kendi içinde, hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Türkiye arasında bir uyumun olmadığına işaret etmiştir.(Cenevre’ye hareketinden önce Dışişleri Bakanı’nın Cumhurbaşkanı’na değil de Meclis başkanı’na bilgi vermesi, uyumsuzluğun Türkiye’nin kendi içinde de olduğunun bir işareti olmuştur.) Kırmız çizgilerin hala belli olmadığının ve öncelikli konular arasında bir sıralama yapılmamış olduğunun resmen açıklanmış iken, ABD ve AB nezdinde yaratılan ve bunlar üzerinden kamuoyuna yansıtılan olumlu havanın gerçek durumu yansıttığı düşünülebilir mi? Sanal bir olumlu hava vardır…

 

Eğer, Başbakan Erdoğan, başbakanların uluslar arası hukuk uyarınca sahip oldukları bir hakkı kullanarak, herhangi bir yetki belgesine gerek olmadan, doğrudan Cenevre’de anlaşmayı (Annan Belgesi’ni) imzalayarak, ABD ve AB nezdinde verdiği (düşünülen) sözlerin arkasında durmayı düşünüyorsa, bu çok vahim bir duruma yol açacaktır.

 

Başbakan Erdoğan’ın uluslar arası hukuktan gelen böyle bir yetkisi olsa bile, Türkiye’nin bu şekilde AB ile ilişkilendirilmesi kabul edilemez. Çünkü siyasal etik ile bağdaşmaz. Nedeni de, temsil yetkisinin siyaseten oldukça sınırlı ve dolayısıyla tartışılır olmasıdır.

 

Ancak, böyle bir ihtimali ve riski yok varsaymak da mümkün değildir.

 

6. Balkanlar da dahil Avrupa’da cereyan eden son olayların, bir açıdan, Irak’ı gündemden düşürerek ABD’nin Irak’ta rahat çalışmasına imkan verebileceği düşünülebilirdi. Ancak, tam aksi sonucu doğurmuş, farklı açılardan Irak’ı gündeme getirmiştir. Bu gündeme gelişin de ABD’yi sıkıntıya sokmasını beklemek gerekir.

 

İspanya’da işbaşına gelen yeni siyasal iktidarın, Irak’taki askerlerini geri çekeceğini açıklaması; arkasından Güney Kore’nin Kerkük’te yerleştirilmek üzere gönderme kararını aldığı muharip askerlerini göndermeyeceğini duyurması; bunlarla eş zamanlı olarak Polonya’nın Irak’ta olmaktan rahatsızlık duyduğu haberlerinin çıkması, ABD açısından hoş olmayan, kötü günlerin habercisi olan gelişmelerdir.

 

Çünkü bu gelişmeler, ABD’nin Irak’ta yalnız kalabileceği anlamına gelir. ABD’ye yönelik destekte azalma, ABD’yi hedef alan saldırıları teşvik ve tahrik edebilir. ABD’nin bunlara cevabı da, caydırıcılık temelinde, çok ağır ve şiddetli olabilir. O halde, önümüzdeki dönemde Irak’ın da ciddi şekilde yeniden karışmasını beklemek gerekecektir.

 

7. Genelkurmay İkinci Başkanı’nın ABD’ye yaptığı ziyaret, zamanlama itibarıyla, dışarıdan gözlerle, oldukça isabetli olmuştur. Eğer anlamış iseler, Türk askerinin samimiyetini ve ciddiyetiniyansıtan bir ziyaret olmuştur. Bu ziyaret ile ilgili olarak Genelkurmay İkinci Başkan tarafından yapılan, PKK/KADEK terör örgütü ve Büyük Orta Doğu Projesi konularındaki açıklamalar da, sağduyu sahibi her Türk vatandaşının yüreğine su serpmiştir.

8. Yunanistan’da Mart ayı başında yapılan seçimler sonucunda iktidara, sağcı Yeni Demokrasi Partisi’nin gelmesi, Türk-Yunan ilişkilerinin farklı bir mecraya girmesini beraberinde getirebilir. İktidar değişikliği, fanatik Yunan ve Rumları harekete geçirebilir. Oy verme süresinin tamamlanmasından hemen sonra Batı Trakya’da İskeçe’ye bağlı Okçular Köyü camiinin kundaklanması, bunun bir işareti olarak alınabilir.

 

İktidar değişikliğinin, Annan Belgesi’nin, Rum-Yunan ikilisince kabul edilmesini daha da güçleştireceği söylenebilir.

 

Hızlı bir Enosisçi olduğu bilinen Papadopulos’un, iktidar değişikliğine en çok sevinenlerden birisi olduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır.

 

Yunanistan’daki iktidar değişikliğinin, Rum-Yunan Ortak Savunma Doktrinini yeniden canlandırıp canlandırmayacağı, aynı canlanmanın yeni bir Slav-Ortodoks mihverinde ifadesini bulup bulmayacağı, Yunanistan’ın AB içindeki tutumunu etkileyip etkilemeyeceği, bu ülkenin ABD’den uzaklaşmasına neden olup olmayacağı, Türk-Yunan ilişkilerine ne şekilde yansıyacağı, Yunanistan’ın Makedonya ve Arnavutluk ile mevcut olan sorunlarına tekrar güncellik kazandırıp kazandıramayacağı önümüzdeki günlerde belli olacaktır.

 

Ayrıca, Yunanistan’da önümüzdeki aylarda yapılacak olan Olimpiyat Oyunları nedeniyle ortaya çıkan gelişmelere de farklı bir gözle bakmakta yarar olduğu düşünülmektedir. Muhtemel terör olayları nedeniyle, ABD’nin 400 kişilik anti-terör birliğinin bu ülkede bulunması ve Yunanlı meslektaşlarını eğittiğinin açıklanması; Yunanistan’ın NATO’dan olimpiyatlar için resmen destek talep etmesi ve bu bağlamda havadan erken uyarı uçaklarının kendi hava sahsında görevlendirilmesini istemesi; Türkiye’den de, teröristlerin/terör örgütlerinin listesini talep etmesi, olağan önlemler kapsamında görülebilecek gelişmelerdir. Ancak, bunların, farklı amaçlar ile ilgili olup olmayacağı ve Türkiye’ye olabilecek yansımaları üzerinde de durmak gerekir.

9. Geçtiğimiz sayılarda, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin, gücü ile orantılı olmayan, dikkat çekici uluslar arası ilişkilerine değinmiştim. Bu sayıda, bununla ilgili bazı yeni bilgilere tesadüf ettim. Onları da sizlerle paylaşacağım.

 

Geçen sayılarda, GKRY’nin Küba ile ne ilişkisi olabilir diye bu konuyu gündeme getirmiştim. Yakın tarihlerde, Fener Rum Patrikhanesi de, Küba’ya bir ziyaret yapmıştı. Son okuduğum bir çalışmada ise, Ukrayna’da, yabancı sermaye olarak, GKRY, ABD’den sonra ikinci sırada gelmektedir. O zaman bütün bunların anlamı ne diye sormak gerekir.

 

İki kutuplu dönemde, SSCB’nin, kendisini Batı Avrupa ve Türkiye üzerinden tehdit eden füzelere karşılık olarak Küba’ya füze yerleştirmek istediği, ancak bunda başarılı olamadığı herkesin bildiği bir husustur. Meşhur 1962 Küba Krizi…

 

Putin ile, RF’nun ciddi bir toparlanma içine girdiği bir vakıadır. İkinci dağılma ihtimali gündemden düştüğü gibi, RF’nun SSCB’nin eski gücüne ulaşmak üzere olduğu konuşulmaya başlamıştır.

 

Bunları belirttikten sonra 1990’lı yılların başına dönüp, SSCB’nin dağılması ile ortaya çıkan kaotik ortamda, ciddi bir Rus sermayesinin ülke dışına kaçtığını hatırlayalım. Rus sermayesinin gittiği yerlerden biri de GKRY’dir. Ada’nın güneyindeki off-shore bankalarının ve deniz taşımacılık şirketlerinin en az yarısı Ruslar’a aittir. Bu durumda, GKRY’nin dış açılımlarını ve yurt dışındaki varlığını biraz da Ruslar açısından görmek gerekmez mi?

 

Ruslar, 1962’de bütün dünyaya mahcup olup Küba’dan döndükten sonra, şimdi Slav-Ortodoks paydasında Fener Rum Patrikhanesi üzerinden ve görünürde GKRY orijinli sermaye üzerinden Küba’ya yönelmiş gözükmektedirler. ABD’nin ana karasının, örtülü bir şekilde Ruslar tarafından kuşatılmakta olduğunu söylemek mümkündür. Aynı şey, yine görünürde GKRY orijinli sermaye üzerinden Ukrayna için de söz konusudur. Çünkü, Moskova’nın pan-slavik kimliğinin sancak taşıyıcısı olabilmesi için Ukrayna’nın Moskova’nın yanında ve kontrolünde olması gerekmektedir.

 

Bütün bunlar (yukarıda diğer belirtilenler ile birlikte), Moskova’nın ciddi ve yeni bir Slav-Ortodoks mihveri oluşturmaya çalıştığına işaret etmektedir.

 

Putin’in, seçimlerden hemen önce hükümeti görevden alarak bir teknokratın Başbakanlığında yeni bir hükümet kudurması, devlet başkanlığı seçimlerinden ilk turda büyük bir zaferle çıkması ve yeni hükümette kabine üyelerinin sayısını 30’dan 20’nin altına düşürmesi, Moskova merkezli yeni Slav-Ortodoks mihverini oluşturma sürecinin bir başka boyutunu teşkil etmektedir.

 

Putin, elde ettiği seçim sonuçları ile, içeride ve dışarıda büyük bir siyasal güç ve avantaj elde etmiştir. Oluşturduğu yeni hükümetin yapısı da, Putin’e hükümet üzerinde çok daha fazla söz sahibi olma imkanını verecektir. Bütün bunlar, Putin’in, geçen süre içinde oturup kendisine hedef/hedefler belirlediği, bunlara uygun stratejiler geliştirdiği ve adım adım bu yolda mesafe aldığı anlamına gelmektedir.

 

O zaman, içinde bulunduğumuz dönemde, Moskova merkezli gelişmelere daha bir dikkat etmek gerekecektir. Kıbrıs, Boğazlar, Karadeniz, Ege Denizi, Ak Deniz ve enerji ile ilgili mevcut ve muhtemel konularda RF aktörünün daha çok göz önünde bulundurulması gereken bir sürece girildiğini söylemek mümkündür.

 

10. Gelişmeleri takip ederken fark ettiğim bir husus ta, Yunanistan’da, İçişleri Bakanlığının yanı sıra, “Kamu Düzeni Bakanlığı”nın bulunmasıdır. Aynı durum, ABD için de geçerlidir. ABD de, 11 Eylül 2001’deki terörist saldırı sonrasında hemen bu bakanlığı kurmuştur.

 

Acaba, böyle bir yapılanma Türkiye için de düşünülemez mi?

 

İlk bakışta, yararlı olacağı izlenimi çıkıyor. Üzerinde çalışılmaya değer…

 

11. İspanya’daki olaylara, hem ABD, hem AB, hem de AB ile birlikte hareket etmesi muhtemel diğer aktörler açısından bakmak gerekir. İspanya’daki terörist saldırıların, Irak’a ilişkin yansımalarına ilave olarak, Akdeniz’de icra edilmekte olan görevlere ve ABD’nin doğrudan ulusal güvenliğine olabilecek yansımalarına da ilgi duyulmalıdır. Ayrıca, ETA bağlamında, Bask ülkesinin bir kısmının Fransa’nın sınırları içinde kaldığını da, bu değerlendirmede hatırlamak uygun olacaktır.

 

12. Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Şahin, “özel sektör düşmanlığı yapmayın” diyor ve kamuda 400 bin işçiye karşılık 2.4 milyon memurun bulunduğuna değiniyor. (24 Şubat 2004 günü TBMM’de yaptığı konuşmada). Şahin, özel sektörü savunduğu kadar, kendisinin en üst seviyede makam sahibi olduğu, özel sektörün tatlı kazançlar elde etmesine elverişli ortamı sağlayan, devleti de acaba aynı oranda savunuyor mudur? Devlet olmaz ise, özel sektörün hali nice olur diye hiç düşünmüş müdür? Aynı özel sektörün, hassas coğrafyalardaki yatırımlarını yabancılara devretmesine ve taşın altına eline koymaktan kaçınmasına bir şey söyleme ihtiyacını duymuş mudur?

 

AKP’ye destek veren sermaye özel sektör içinde hızla büyürken, devletin küçültülmesinin ve özel sektörün korunmasının anlamını iyi görmek gerekir.

 

AKP iktidarının pervazsızlığını, biraz da arkalarındaki sermaye güçleri itibarıyla, geldikleri nokta ile açıklamak gerekir. Bürokraside bildiklerini okumaları, bürokratlarının özel sektörde iyi koşullarda alternatif sahibi olmalarından ileri gelmektedir diye akla gelmektedir. Bu nedenle, Türkiye’de sermayenin şekillenmesine özel bir dikkat harcanmasında büyük yarar vardır.

 

13. 1990 sonrasında ortaya çıkan boşluk, etnik ve dinsel temelli yaklaşımların hayat bulmalarına yol açmış ve bu da, genelde ufalanmayı beraberinde getirmiştir. Gelinen nokta ortadadır.

 

Bu koşullarda, Atatürkçü Düşünce Sisteminin yeniden yorumuna ihtiyaç vardır. Hızla, Atatürkçü Düşünce Sistemini günün koşullarına uygun bir model olarak ortaya çıkaracak bir yapılanmaya gidilmelidir. Uluslar arası politikada yeni bir yapılanma sürecinin yaşanması bir fırsat olarak görülmelidir. Atatürkçü Düşünce Sistemini çıkış noktası alacak güncel bir model, hem ülke içinde, hem dış politikada Türkiye’nin silkinip ileriye doğru bir hamle yapmasını berberinde getirebilir.

 

14. Türkiye, Ukrayna ile olan ilişkilerini gözden geçirmelidir. NATO’nun ve AB’nin Karadeniz’in batı kıyılarına ulaştığı bir durumu, Karadeniz’de halihazırda icra edilen görevlerin gelecekte alabileceği biçimi ve özellikle Montrö konusundaki muhtemel gelişmeleri göz önünde bulundurarak, Ukrayna’ya ilişkin özel bir politika üzerinde çalışmalıdır. Bu arada Moldova’yı da ihmal etmemelidir.

 

15. Japonya-Türkiye ilişkileri, keza önem verilmesi gereken bir başka konudur. Japonya’nın ABD’den uzaklaştığı bir sürecin Türkiye’ye muhtemel yansımaları neler olabilir, neler yapılabilir ve nasıl yararlanılabilir, bunlar üzerinde şimdiden çalışmakta yarar vardır.

 

Japonya’da kullanılan resimli çizgi romanlarda, çocuklara PKK/KADEK terör örgütü mensuplarının özgürlük savaşçısı olarak sunulmasının dikkat çekici olması gerekir. Bunları okuyarak büyüyecek çocukların, ileride Türkiye’ye bakış açılarının ne olacağı aşağı yukarı bellidir. Orta Doğu’da üs kurduğu bilinen Japon Kızıl Ordusu isimli terör örgütünün etkisinde ortaya çıktığı değerlendirilen, bu çizgi roman işinin üzerine gitmek gerekir. Japonya nezdinde derhal girişimde bulunulmalıdır. Bu tür gelişmelerin, şimdiden Türk-Japon ilişkilerinin geleceği üzerinde etkili olmasına imkan ve fırsat verilmemelidir.

 

Nükleer güce yönelebilecek Japonya’nın kısa sürede askeri açıdan öne çıkması mümkündür. Bunu, Japonya’nın savunmaya ayırdığı kaynakların, oransal olarak küçük görünse bile, rakamsal olarak çok ciddi büyük olduğu ile birlikte değerlendirmek gerekir.

 

Japonya’nın bir taraftan Pasifik bölgesine (Avustralya’ya) yönelmesi, diğer taraftan Orta Asya’da Moğollarla akraba olduğunu ileri sürmesi, Türkler ile Japonlar’ın ortak kökenden geldiklerini ortaya koymaya yönelik kazı çalışmalarına destek verdiklerinden söz edilmesi ve bir Güney Amerika ülkesi olan Peru’da Devlet Başkanının Japon asıllı olması, görünür gelecek açısından anlamlı gelişmelerdir.

 

Bunlara bakarak, Japonya’nın uluslar arası politikada, her bakımdan güçlü bir aktör olarak öne çıkma hazırlığı içinde olduğu söylenemez mi? O zaman, PKK/KADEK terör örgütü mensuplarını özgürlük savaşçısı olarak gösteren çizgi romanlar daha bir anlamlı gelmiyor mu? Tipik bir ön kesme…


osmetoz@yahoo.com