İLGİLENENLERE NOTLAR
1. Türkiye açısından AB’nin arkasında yer aldığı süreci iyi yakalamak gerekir. AB’nin resmen dışa vurmadığı, ama artık AB siyasal kültürünün bir parçası olarak görülebilecek, Türkiye ile ilgili gerçek amaç ne olabilir? Buna bakmak lazım. Türkiye’nin gücünden rahatsızlık duyuyorlar mı, nasıl bir Türkiye profilleri var, bu profile uygun bir Türkiye ortaya çıkarmak için kimlerle nasıl bir ilişki içinde olabilirler gibi bir dizi soruyu samimi olarak sormak ve aynı şekilde samimi olarak bu soruların cevabını aramakta yarar vardır. Bazı verilerden hareketle AB’nin kafasının arkasında olduğu varsayılan Türkiye ile, Türkiye’de yaratılan/yaratılmaya çalışılan AB imajının oldukça farklı olduğu görülmelidir. Bu bağlamda, Türkiye’yi kendilerinin azınlık olarak gördüğü bazı kesimlerin yönetimine verme yönünde örtülü bir çaba içinde olup olmadıklarını düşünmekte yarar vardır diye düşünüyorum.
2. Karadeniz’in önemini bir kere daha hatırlamak/hatırlatmak isterim. Karadeniz’e sırtını dönmüş gözüken bazı Avrupa ülkelerinin Karadeniz konusunda gerçekte örtülü ve çok ciddi bir çaba içinde olabileceği peşinen varsayılmalıdır. Bu konuda bazı işaretler vardır. Rusya’nın son dönemde öne çıkan Akdeniz’e olan ilgisi, gerçekte Karadeniz bağlamında ve Karadeniz nezdindeki konumunu ileriden savunma amacı bağlamında görülmelidir. Türkiye, hem Doğu Akdeniz’i, hem de Karadeniz’i kontrol eden jeopolitiği ile çok önemli bir ülkedir. Türkiye, ileride her iki denizde de eş zamanlı olarak deniz harekatı yürütmek zorunda kalabilir. Bu itibarla, bunu yapabilecek askeri imkan ve yeteneğe kavuşmalıdır. Deniz gücünü, organizasyon ve kuvvet olarak bunu sağlayacak şekilde süratle gözden geçirmelidir. Bu bağlamda küresel ısınmanın Karadeniz’e yansıması, sadece ekonomik ve sosyal açıdan değil, Türkiye için politik ve askeri açılardan da değerlendirilmelidir.
3. Küresel ısınmanın, küresel ölçekteki etkileri yakından takip edilmelidir. Küresel ısınmanın kuzey kutbuna olan ilgiyi artıracağına, özellikle Rusya’nın Sibirya (kuzey-doğu) topraklarının öne çıkacağına ve bunun da bu ülkeyi ikinci bir dağılma ihtimali ile karşı karşıya bırakabileceğine daha önce dikkat çekilmişti. Türkiye, bazı gelişmeleri dengelemek ve Türk iş adamlarına açılım alanları sağlamak için, bir şekilde bu bölgelere girmek durumundadır. Çağdaş uluslar arası ilişkiler bunu gerektirmektedir. Türkiye klasik dış politika açılımlarından hızla sıyrılmalıdır. Sovyetlerin dağılmasından hemen sonra gerçekleşen Orta Asya’ya açılım politikasını masaya yatırarak, bu açılımdan dersler çıkarmış olarak, benzeri yanlışlara düşmeyerek, Orta Asya’nın kuzeyine ve kuzey doğusuna ilgi duyurulmalıdır. Bu konuda Orta Asya’daki Türk Devletlerinden, bu ülkelerdeki sivil toplum kuruluşlarından ve bu ülkelerin üniversitelerinden yararlanılmalıdır.
4. 22 Temmuz seçiminin sonucunu içine sindiremeyenler, başkalarını suçlayacaklarına oturup kendilerinin nerede hata yaptıklarına bakmalıdırlar. Psikolojik savunmadaki yansıtma mekanizmasını artık bir kenara bırakalım. Bu mekanizmayı kullananlar, üzerlerine düşünleri yapmadıklarını, eksik yaptıklarını veya yapabilecekleri başka şeylerin olabileceğini niçin düşünmüyorlar? Artık olanı eleştiri üzerine kurulu tembel ve kolaycı bir siyasal muhalefet anlayışının ve seçim stratejisinin işlemediği görülmelidir. Sadece siyasal iktidarın yanlışına dikkat çeken, o yanlışa düşmeden doğru ve daha iyisi olan neyse ona işaret edip bunu işleyen bir seçim stratejisi ile seçmenin önüne çıkamayan partiler, başarılı olmamışlardır. İşin özü budur. Sadece eleştiri ile ancak bu kadar yapılabilir. Peki sen ne yapacaksın, hedefin-vizyonun nedir? Bu yok. Bu partiler, hala 1990 öncesini yaşıyorlar. İktidarın yanlışı üzerine kurulu bir siyasal muhalefet anlayışı tutmamıştır ve tutmayacaktır.
5. Türkiye ciddi bir açmaz içindedir. Bu açmaz da, Türk siyasetinin AB ve ABD arasında sıkışıp kalmasıdır. Türkiye, önce akademisyenleri, sonra da siyasal kurumları üzerinden bu sıkışıklığı aşmak durumundadır. Bunun için de, yine önce çok ve değişik kaynaktan Türkiye için yeni alternatif yönelim alanları üretilmeli, yeni genel politika hedefleri belirlenmeli; sonra da bunlar üzerinde hangisinin esas alınabileceği yolunda bir çalışma içine girilmelidir. Dünya yeniden şekilleniyor. Jeopolitiği, bu şekillenmede, Türkiye’ye ciddi şekilde etkili olma imkanı ve fırsatı vermektedir. Türkiye, bu imkanı ve fırsatı kendisi için değerlendirmek durumunadır. Bunu yaparken de, bugüne kadar olduğu gibi kendisini edilgen bir konumda ve merkezin dışında-çevrede- görmemelidir. Öncelikle kendisinin merkez olabileceği yeni yapılanmalar üzerinde çalışmalı; buna yönelmeyecekse de, merkeze yakın ve merkezi doğrudan etkileyebilecek bir konumda olmayı öngörmelidir. 05 Ağustos 2007
6. Bu “saatten” sonra Türkiye’nin PKK terör örgütüne yönelik olarak Irak’a operasyon yapması ve üstelik bunun ABD destekli (!) olması, bana göre, çok farklı açılardan görülmesi gerekecek bir tasarruf olacaktır. Öncelikle böyle bir operasyonun, mevcut iç ve dış dengeleri ciddi şekilde değiştirmesini beklemek gerekir.
22 Temmuz seçimlerinden hemen önce İran ile enerji konusunda ciddi bir anlaşma yapmış AKP’nin ABD ile önümüzdeki dönemde ciddi sorunlar yaşaması sürpriz sayılmamalıdır. Eğer İran ile yaptığı anlaşmada samimi değil ve bu anlaşmayı ABD’ye karşı tepkinin bir göstergesi olarak yapmışsa, yaşanacak sorunun İran merkezli olmasını; yok eğer İran ile yaptığı anlaşmada samimi ve ABD’yi hedef alarak bu anlaşmayı yapmışsa, bu takdirde de sorunun ABD merkezli olmasını beklemek gerekir diye düşünülmektedir.
Bu noktada, 22 Temmuz seçimleri ve sonuçları da dahil, yaşananları ABD ile Avrupa arasında yeni bir yol ayrımı ve rekabetin yeni bir yansıması olarak görmek de mümkündür. Avrupa’nın PKK terör örgütü ve ayrılıkçı Kürtlere yönelik politikasının, ABD’nin kontrolü dışında olduğu düşünülmektedir. Bu düşüncenin arkasındaki temel dayanak da, yine AKP iktidarının İran ile yapmış olduğu anlaşmadır.
Buna bakarak AKP’nin Erbakan’ın Avrupa merkezli siyasal çizgisine dönüşünden, siyasal muhalefetin de ABD ile ilişkilerini geliştirmesinden söz etmek mümkündür.
DTP’lilerin bağımsız olarak Parlamentoya girmeleri, çok önemlidir. Bunun da yine yukarıda değinilen iç ve dış dengelerin ciddi şekilde değişime açık olduğu değerlendirmesi bağlamında görülmesi icap eder.
Bütün aktörler için, “kötünün iyisi” bağlamında görülebilecek pozisyon değişikliklerinden söz edilebilir. Umarız, bu pozisyon değişiklikleri, ülke ve ulus bütünlüğünü korumuş olarak Türkiye’nin düzlüğe çıkması ile sonuçlanır.
7. Yargının tepesindeki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin yasama organı (TBMM) tarafından seçilmesi öneriliyor. Bu, mevcut anayasanın lafzına ve ruhuna aykırı bir durum olacaktır. Kuvvetler ayrılığının fiilen ortadan kalkması anlamına gelecektir.
Yürütme, zaten yasama çoğunluğunun içinden çıkmaktadır ve zaman zaman ciddi sorunlara ve eleştirilere konu yapılmaktadır. Yasamada çoğunluğu elinde bulunduran ve istediği kararı alabilen siyasal parti, içinden çıkardığı yürütme gücü (hükümet/kabine) ile de zaten yürütme çarkını kontrol etmektedir. Bunun anlamı yasama, yürütme ve yargı olarak bilinen üç kuvvet arasındaki dengenin zaten ortadan kalkmış olduğu ve yasama ile yürütmenin iç içe geçmiş olduğudur.
Hal böyle iken şimdi kalkıp yargının tepesindeki kurulun üyelerinin de yasama organı tarafından seçilmesini gündeme getirirseniz, bu yasama-yürütme iç içeliğine yönelik eleştirileri dikkate almadığınız; almadığınız gibi, yasama çoğunluğunu devletin bütününe yaymak istediğiniz anlamına gelir. Bu, kuvvetler ayrılığının sonunu getirmiş ve fiili olarak kuvvetler birliğine yol açmış olacaktır. Ortada yasama, yürütme ve yargı diye üç ayrı kuvvet kalmayacak, sadece yasama kuvveti kalmış olacaktır. Yürütmenin yasamanın içinden çıkmış ve yasama ile bütünleşmiş olmasına yönelik eleştiri, bu kez yargı için de söz konusu olacaktır. Yasamada çoğunluğu ele geçirecek siyasilerin diğer iki kuvveti de kontrol eder hale gelmesi, despot yönetim ve farklı rejim hayalleri kuralları, bu hayallerini hayata geçirmede isteklendirecektir.
O itibarla basit gibi görünecek ve küçük bir yasa değişikliği ile hal edilebilecek bir konu olarak algılanabilecek bu hususun, mevcut anayasada esaslı değişiklik anlamına geleceği için, tıpkı mevcut anayasanın ve belki de mevcut rejimin değiştirilmek istenmesi gibi görülmesi ve konu hakkında buna göre tavır alınması gerekir.
Mali yargıyı teşkil eden Sayıştay üyelerinin yasama organı tarafından seçilmesinin kabul edilmesinden sonra yaşanan sorunlar ortada ve bu yönüyle yargının siyasallaşmış olduğundan söz edilebilirken, kalkıp şimdi de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin yasama tarafından seçilmesini gündeme getirmek ve mevcut anayasayı dikkate almadan bunun olabileceğini düşünmek, olacak iş gibi gözükmemektedir.
Yargı, herkes için vardır. Ve bu herkesin içinde, yargıyı siyasallaştırma gayreti içinde olanlar da yer alır. Bugün yargıyı kendilerinin kontrol edebileceğini düşünenler, yarın yargının farklı kesimler tarafından kontrol edilebileceğinin önünü açmış olduklarını ve bu kontrolün kendilerine karşı da işletileceğini görmeli ve bu nedenle yargının siyasallaştırılmasından uzak durmalıdırlar.
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, daha özgür ve bağımsız bir yapı ve işleve kavuşturulması varken, bunu yapmayıp tam tersine, üyelerini yasama organına seçtirerek kamu bürokrasisinin sıradan bir parçası haline getirilmesi, çağdaş dünyada yeri olamayan çok ciddi bir geriye gidiş olacaktır.
Pakistan gibi şeriatla yönetilen bir ülkede bile, yargının ve yüksek yargıçların yönetimden ve yürütmeden bağımsız konumları halk tarafından kabul ve destek görmüş iken, Türkiye’de yargının kısır ve gündelik siyasal çekişmenin içine çekilerek yargının sıradanlaştırılması, çok ciddi sorunları beraberinde getirebilecek bir girişimdir.
Yargının devletin temeli ve en temel güven kaynağı olduğu unutulmamalıdır. Yargının siyasalaştırılmasına yönelik çabaların, özde Türkiye Cumhuriyeti’ni ve mevcut rejimin niteliğini hedef alan girişimlerin bir parçası olarak görülmesi icap eder. Eğer devletin varlığını ve rejimin güvenliğini korumada en temel dayanak noktası yargı ise, yargı ile ilgili her tasarrufu biraz daha iyi irdelemek gerekir. Aynı şekilde bu tür tasarrufların arkasında olanların da, işin gerçek boyutunun ne olduğunu ve nereye varabileceğini iyi görmeleri icap eder.
6 Ağustos 2007