BÜYÜK ORTA DOĞU PROJESİ:
ANLAMI, AMACI VE TÜRKİYE'YE OLASI YANSIMALARI
İbrahim Erbir
Uluslararası İlişkiler Doktora Programı
1. Giriş
Orta Doğu ABD'nin her zaman politika ve stratejik planlamalarında en önde olagelmiş ve olmaya da devem eden bir coğrafyadır. Son zamanlarda en güncel ve hararetli tartışmaların odağında yine bu coğrafya olmaya devam etmektedir. Orta Doğu ABD politikasında iki nedenden dolayı her zaman birinci öncelikliler arasında yer almıştır. Bunlardan ilki ve en önemlisi petroldür. Çünkü Dünyada bilimsel olarak ispatlanmış petrolün % 60'ı bu bölgede bulunmaktadır. Dolayısıyla “makul bir fiyatla” bu bölgeden ABD'nin ve müttefiklerinin petrol ihtiyacının karşılanması ve petrol akışındaki devamlılığın sağlanması ABD'nin bölge politikasında çok önemli bir faktör olmuştur. Büyük güçlerin ve bölgedeki güçlü devletlerin bu bölgeye hakim olmaları yada bu bölge üzerinde nüfuz sahibi olmalarının engellenmesi Amerikanın bölge politikasında belirleyici ikinci etken olmuştur. [1]
Bu noktalardan hareketle Soğuk Savaş döneminde ABD'nin bölge politikasını belirleyen en önemli faktör Sovyetler Birliği olmuştur. Sovyetlerin bu bölge üzerinde olabilecek etkilerinin kırılması ABD'nin Bölge politikasının en önemli hareket noktası oluşturmuştur. Bu politikalarda özetle üç faktör öne çıkmaktadır. Sovyetlerin bölgede oluşacak politik ve askeri nüfuzunun önünü kesmek, petrol akışını sağlamak ve İsrail devletinin güvenliğini sağlamak. Bir başka ifade ile petrolün Batının duyduğu enerji gereksiniminde temel oluşu ve bölgenin bu açıdan zenginliği bölgeye yönelik politikaların belirlenmesinde önemli faktör olagelmiştir. [2]
Soğuk Savaş sonrası dönemde bölge ABD dış politikasında önemli ve öncelikli yerini korumaya devam etmektedir. Ancak bu dönemde bölgeye yönelik tehdit algılaması değişmiş, dışardan tehdit unsuru olan Sovyetler dağılınca bölge devletlerinden ikisi ‘Irak ve İran' ABD'nin bölgedeki çıkarlarını tehdit eden iki devlet olarak görülmeye başlamıştır. Bu iki yeni tehdidin Sovyetlerden farkı güçlü dışardan rakiplerinin olmamasıdır. Bu dönemde bu “iki bölge devletinin çevrelenmesi” (dual containment) ve ekonomik, politik ve askeri olarak zayıflatılmaları izlenen politikanın en önemli hedefi olmuştur. [3]
ABD'nin bu bölgedeki günümüz politikası 2003 yılındaki Irak savaşından sonraki süreçte Körfez bölgesindeki istikrarın sağlanması, bölgede demokratikleşmenin, modernleşmenin sağlanması ve yerleştirilmesi için gerekli politik adımların atılmasını, ve böylece de enerji kaynaklarının makul fiyatlarda tutulması ve bölgede müttefik olarak kabul edilen devletlerle yakın ilişkilerin devamının sağlanmasını amaçlanmaktadır. Bu bölgedeki devletlerden özellikle Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve İsrail ABD için büyük önem arz etmektedir. Bölgeye yönelik diğer bir politik hedef de tehdit kaynağı olan terörizmin ve kitle imha silahlarının önlenmesi olarak özetlenebilir. Bugün ABD'nin Orta Doğudaki çıkarlarına yönelik tehdit radikal İslam, bundan kaynaklanan İslami terör, ve bölge ülkelerinin kitle imha silahları edinmek için çaba içerisinde olmalarıdır. Bir başka ifade ile bölge devletlerinin Kitle İmha Silahı edinme yarışı ABD'nin bölgedeki çıkarlarına yönelik en önemli tehditlerden birini oluşturmaktadır. [4]
2. 11 Eylül Olayı ve Sonrasındaki Gelişmeler
11 Eylül olayı ABD'nin dış politik söylemlerinde ve Orta Doğu politikalarında çok ciddi değişim ve dönüşüme neden olmuştur. ABD'nin güvenliğine ve bölgedeki çıkarlarına yönelik tehdidin doğası değişmiştir. Tehdidin doğası değiştiği için de ABD'nin stratejik öncelikleri ve tehdit tanımları değişiklik göstermiştir. Bu dönemle birlikte terör ve özelliklede radikal İslami terör ABD'nin güvenliğine yönelik en önemli tehdidi oluşturmaya başlamıştır. [5]
11 Eylül'den sonra Washington yönetimi bu yeni tehdide karşı koyacak ve hem ülkesinin güvenliğini hem de bölgedeki çıkarlarını koruyabilecek yeni bir politik ajanda belirlemiştir. Bu politik ajandada yer alan plan çerçevesinde teröre zemin hazırlayan, teröristleri destekleyen devletlerin dize getirilmesi ve terörün kaynağının kurutulması için adımlar atılmıştır. Bush yönetiminin “önleyici savaş” doktrini olarak formüle ettiği bu anlayış, terör kayaklarının yerinde kurutulmasını ve teröristlerin gidilip inlerinde yok edilmesini de önermektedir.
11 Eylülün ardından bu türden anlayışların sonucu olarak Amerikan yönetimi Büyük Orta Doğu coğrafyasında çok ciddi sonuçlar doğuran girişimlerde bulunmuştur. Bunlardan ilki ABD'nin Afganistan'a yönelik askeri harekatı olmuştur. Afganistan'daki Taliban rejimi 11 Eylül saldırılarının en büyük sorumlusu olarak kabul edilen El-Kaideye kucak açan bir rejim olarak kabul edildiği için bu müdahale gerçekleştirilmiş ve bu rejime son verilmiştir. Irak, Afganistan sonra, ABD'nin ikinci hedefi olmuştur. Amaç terörün kökünden kurutulmasıdır ve terörizme zemin hazırlayan yapılanmaların ve sistemlerin çökertilmesidir.
Orta Doğu ABD'ye yönelik tehditlerin en önemli merkezi olarak kabul edilmektedir. Çünkü bu bölge anti-demokratik rejimlerin hüküm sürdüğü ve demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi evrensel değerlerin yerleşmediği bir coğrafyadır. Bölge devletlerinden İran ve Irak ABD başkanının “şeytan üçgeni” olarak nitelendirdiği devletlerden ikisidir. ABD 2003 yılında şeytan üçgenin bir köşesini oluşturan Irak'a yönelik askeri operasyon gerçekleştirmiş ve Saddam rejimine son vermiştir. Ancak işler Irak'ta izleyen süreçte hiç de ABD'nin planladığı gibi gelişmedi. Güvenlik konusunda zafiyetler ortaya çıktı. Irak'ta güvenlik ve istikrar tam olarak sağlanamadı. Savaşın resmi olarak bittiğinin ilan ediliş tarihi olan 1 Mayıs tarihinden sonra ABD ve İngiliz askerlerine yönelik saldırılar başladı ve bu tarihi izleyen dönemde bu saldırılar, işgalcilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle, Iraklıları da hedef almaya başladı. [6]
Amerikalılar, bu saldırılardan Saddam rejimi taraftarlarını sorumlu tutma eğiliminde olmasına rağmen işgal güçlerine karşı duyulan antipatinin toplumun tüm kesimlerinde artması neticesi bu saldırılar değişik kesimlerden gelmeye başladı. Tüm bunlar şu gerçeği ortaya koydu. ABD liderliğindeki işgal güçleri Irak'ta beklediklerinden daha zor koşullarla karşılaştılar. Bölgede ABD güçleri direniş güçleriyle bir gerilla savaşına benzer bir savaşa girişti. Planlandığı gibi hemencecik işi bitirip çekilme şöyle dursun, ABD yöneticileri istikrarı ve düzeni sağlamak için yeni askeri birlikler gönderme zorunluluğu duymaktadırlar. [7]
ABD'nin bölgede attığı adımların başarısızlıkla sonuçlanması ve hedeflenen amaçların gerçekleştirme noktasından çok uzaklarda olunması, ve yapılan har hamlenin yeni sorun ve sıkıntılara yol açması ABD'yi bölge için yeni bir söylem ve vizyon ortaya koymaya zorlamıştır. Washington yönetiminin 11 Eylül'den sonra bölgeye yönelik attığı adımlara bakıldığında çok da ciddi sonuçlar elde edilememiştir. Amerikanın izlediği politikalar attığı adımlar hedeflenenleri gerçekleştirmede yetersiz kalmış ve ters tepki yaratmaya başlamıştır. Irakta olduğu gibi, ABD'nin Afganistan'a yönelik askeri operasyonun ilk aşamasının başarılı olmasına karşın izleyen süreçte bölgedeki istikrarın sağlanması, siyasi, askeri ve ekonomik yapılanmanın gerçekleştirilmesinde aynı başarı gösterilememiştir. Taliban ve El-Kaidenin ABD güçleri ve yerel savaşçılar tarafından Kuzeyden atılmasına ve Yönetimin ABD'nin adayı olan ve yerel meclisinde seçtiği Karzai'ye devredilmesi başarılmıştır. Ancak bu başarılara rağmen Afganistan'da tam askeri anlamda hakimiyet sağlanamamış ve Taliban ve El-Kaidenin ABD askerlerine ve Afgan hükümet güçlerine yönelik saldırıları devam etmektedir. Karzai ülkenin resmi başkanı olmasına rağmen, etkinlik alanı Kabil'le ve ABD'nin güçlü askeri varlığının etkili olduğu alanlarla sınırlı kalmıştır. Hatta Karzai'ye Kabilin belediye başkanı denmektedir. [8]
Yine aynı şekilde Filistin-İsrail anlaşmazlığının çözümüne yönelik olarak Washington yönetimi tarafından ortaya konulan “Yol haritası” iddialı çıkışlara rağmen çözümü getirememiş ve hayal kırıklığına yol açmıştır. Buda Arap dünyasında ve Filistinliler arasında ABD düşmanlığını körüklemeye devam etmektedir. [9]
Irak savaşı sırasında hedef tahtasına konulan Suriye ile ilişkilerdeki gerilim devam etmekte ve yine şeytan üçgeninin bölgedeki ikinci ayağını oluşturan İran'la ilişkilerde de sorunlar devam etmektedir. İran savunma refleksi olarak caydırıcılık amacıyla nükleer silah elde etmek için daha ciddi adımlar atmaktadır. Reform yönünde atılan adımlar mollaların etkin konumu nedeniyle kesintiye uğramıştır. Buda ABD'nin İran'da içten yapmayı planladığı rejim değişikliği planlarını sıkıntıya sokmaktadır. [10]
ABD'nin bölgeye yönelik halihazırdaki politik ajandasının neden olduğu bir diğer sıkıntıda kendi iç politikasında, askeri yapısında ve en önemlisi de ekonomisinde ortaya çıkardığı sıkıntıdır. ABD ekonomisi 2003 yılında çok ciddi bütçe açıkları vermiştir. Bunun en önemli sebebi de bölgedeki askeri operasyonlar ve sonrasındaki harcamalardan kaynaklanmaktadır. 2003 bütçe açığı 450 Milyar dolardır. Aynı şekilde ABD halkı ve cephedeki askerlerin yakınları savaşın uzamasından sıkıntı duymakta ve askeri rotasyonların uzaması moralleri bozmakta ve yedeklerin askere çağrılması hükümete olan tepkiyi artırmaktadır. [11]
Yine aynı şekilde, ABD'nin bölgeye yönelik operasyonları Arap dünyasında anti- Amerikanizm duygularını körüklemekte ve Araplarının büyük bir çoğunluğu Amerikanın tüm politikalarını İsrail'i desteklemek ve bölgedeki petrolü elde etmekten ibaret olarak algılanmaktadır. Aynı şekilde bir çok Arap ABD'nin Irak operasyonunu da bu doğrultuda yorumlamakta ve bölgede Amerikan karşıtlığı tırmanmaktadır. [12]
Özetle, ABD, 11 Eylül saldırıları sonrasında Orta Doğuya yönelik belirlediği politik ajandasında iddialı hedefler çizmiş ve bu yönde adımlar atmıştır. Ancak istenilen yada hedeflenen amaçlara henüz ulaşılamamıştır. Bölge karanlık ve kargaşa içerisindedir. İstikrarsızlık, belirsizlik ve güvensizlik bölgede hale eğmemen durumdadır. İşte böyle bir ortamda ABD “Büyük Orta Doğu Vizyonunu” ortaya atmıştır.
3. Büyük Orta Doğu Projesi
Washington Yönetimi, bölgeye karşı izlediği politikaların negatif sonuçlar doğurmaya başlaması neticesinde sorunlu bölgelere tek tek ve yalnız başına müdahale yerine daha global ve kökten bir çözüm önermektedir. Bunun da yanı sıra Bush yönetimi NATO ve G-8'i oluşturan büyük devletlerin de desteğini alarak bölgede planlarını gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır. İşte “Büyük Orta Doğu Projesi” böyle bir bakış açısının neticesinde doğmuş bir vizyondur.
Bu projenin amacı ve kapsamına gelince şu şekilde özetlenebilir. Projede Kuzey Afrika'dan başlayıp, Mısır, Sudan, İran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, tüm Emirlikler, Ürdün, İsrail, Yemen, Lübnan, Afganistan, Kafkasya ve Kazakistan'a kadar olan Türki cumhuriyetleri kapsayan, Türkiye'nin de dahil olduğu bu bölgeye "Büyük Ortadoğu" olarak tanımlanmaktadır. Son olarak, bu bölgeye Kafkasya da dahil edilerek "kemer" tamamlanmıştır. [13] Bir başka ifade ile Kafkasları, Orta Asya'yı, Kuzey Afrika'yı ve Ortadoğu'yu içeren geniş bir coğrafya olarak düşünülmekte ve alan olarak da daha geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Yani ABD dış siyaseti Pakistan'dan Kazakistan'a, Fas'a kadar uzanan bölgede daha aktif olmak istemektedir. ABD şimdiye kadar Ortadoğu'daki ülkelere, 'demokrasi istisnası' olarak bakıyordu. 11 Eylül'den sonra bu bitti. [14]
ABD'nin bu projeyle bölgede gerçekleştirmek istediklerine baktığımız zaman özetle şunları görmekteyiz.
· Uluslar arası terörizmin kökeni olan yoksulluğun silinmesi için bölgede demokratikleşmenin ve özgürlüğün cesaretlendirilmesi
· Washington'un “reform ilacını” kabul edecek ülkelerin batılı müttefiklerinden imtiyazlı bir muamele görmesi
· Serbest seçimlerin ve özgür basının desteklenmesi
· Okur-yazar kuşağın artırılması için yardım yapılması
· Avrupa'nın savaş sonrası modeline uygun bir Orta doğu kalkınma bankasının kurulması
· Batı klasiklerinin Arapça'ya çevrilmesi
· Kadınlar başta olmak üzere küçük girişimcilere 500 milyon dolar tutarında kredi verilmesi
· Serbest ticaret bölgelerinin kurulması
· Batı ülkelerinin özel hukuk, ceza hukuku ve İslam hukukuna ilişkin tavsiyelerde bulunacak merkezlerin kurulması
· Demokrasi, insan hakları, medya ile kadınlar ve diğer gruplara maddi destek sağlanması. [15]
Bush'un " Forward Strategy of Freedom " Özgürlük İleri Stratejisi konuşması Büyük Orta Doğu Projesinin kapsamı, anlamı ve içeriğini özetlemektedir. Bir başka ifade ile bu konuşma Büyük Orta Doğu vizyonunun ana çatısı olarak nitelenmektedir. Bu vizyon Orta Doğuda kapsamlı bir değişim ve dönüşüm sürecinin planlandığının ve başlatıldığının resmi olarak ilanıdır. En önemli unsur büyük bir biçimde Truman Doktrinine benzemesidir. Bu projenin nasıl hayata geçirileceği ise bu stratejinin en tartışılan ve hassas kısmını oluşturmaktadır. Buna yönelik olarak ilk ciddi adımların 8-10 Haziran'da Amerika'da, Georgia'da yapılacak G8 zirvesinde ve iki hafta sonra 28-29 Haziran 2005 tarihlerinde İstanbul'da yapılacak NATO zirvesinde atılması beklenmektedir.
Bush “ Özgürlük İleri Stratejisi” konuşmasında tüm dünyanın sorunlarına parmak basıyor ve bu yönetimin dünyanın her bölgesinde özgürlük ve insan onurunu geliştirecek bir politika takip edeceğini ilan ediyor. Amerikan yönetimi özgürlüklerin artırılmasının Amerikalıların ve Orta Doğu halklarının barış ve güvenlik şansını artıracağını vurgulamaktadır. Amerikanın özgürlüklerin artırılması için takip ettiği politikanın gerekçesi olarak da Bush bu konuşmasında şöyle devam ediyor. Biz bu politikayı hem doğru olduğu için hem de terörizm ve şiddetin kaynağını oluşturan korku, nefret ve eşitsizlikleri hedef aldığı için takip edeceğiz. [16]
Bush, bu konuşmasında güneyden kuzeye, Çin'den Afrika'ya, Kuzey Kore'ye, Kafkaslara ve Amerika kıtasına kadar uzanan tüm coğrafyaya ilişkin bir vizyon çizmektedir. Büyük Orta Doğu içinse demokrasinin ve özgürlüklerin desteklenmesini ABD'nin bölgesel ajandasının en üst noktasına yerleştirmektedir. Ona göre bu her türlü fedakarlığa değecek bir çabadır. Çünkü Orta Doğuda özgürlük ve demokrasi gelişmedikçe bu bölge durağan ve şiddet merkezi halinde devam edecek, ve “özgür toplumlara şiddet ve terör ihraç etmeye devam edecektir. Yukarıda da değinildiği gibi bu konuşma ABD'nin Büyük Orta Doğu Projesinin ana çatısını ortaya koymaktadır. [17]
Buna karşın dikkatten kaçırılmaması gerek bir nokta da bölgenin özelliğidir. Dünyanın henüz tam anlamıyla paylaşılamamış ama dünyadaki ekonomik zenginliğin en büyük kaynağı olan bölümünü içinde bulunduran bir bölgedir burasıdır. .ABD'nin küresel anlamda politika takip edecek tek bir güç olarak kalması ve bu durumu zorlayacak başka bir gücün olmaması nedeniyle Amerika bu bölgede hakimiyet kurmaya ve küresel hegemonyasını sağlamaya çalışmaktadır. Büyük Ortadoğu, soğuk savaş döneminde süper güçlerin ciddi çatışmalarının yaşandığı ve bu nedenle düzenin tam olarak oturtulamadığı dünyadaki tek ve en geniş kuşak olarak varlığını devam ettirmektedir. Kısacası, jeopolitik çalışmaların bu bölgeyi kontrol edenin dünyayı kontrol edeceğini gösteriyor olması bu bölgeyi önemli kılmakta ve bölgenin önemini göstermektedir.
Bush yönetimi yukarıda da belirtildiği gibi bölgede attığı adımlarda ciddi başarılar sağlayamamıştır. Buna karşın atılan adımlar ABD'nin ciddi sıkıntılarla yüzleşmesine neden olmuştur. ABD bölge politikalarında giderek yalnızlaşmakta ve bölgede ABD'ye karşı nefret artmaktadır. Bu tür bir vizyonla dünya kamuoyunun, G-8, NATO ve AB'nin desteğini almayı ummaktadır. Bir başka ifade ile ABD bölgedeki inisiyatifinin ortaya çıkardığı yüklü faturaya ortak aramaktadır.
Bu amaçla Washington yönetimi senatörlerini çok ciddi bir misyonerlik faaliyetiyle görevlendirmiş ve bunlarda özellikle NATO toplantılarında veya değişik platformlarda yeni projenin ne kadar ulvi bir amaca hizmet edeceğini, terörle mücadelenin global bir mücadeleyle olabileceğini ve NATO'nun bu mücadelede ciddi bir rol üstlenmesini ballandıra ballandıra anlatmaktadırlar. Örneğin Amerikan Temsilcisi Nicholas Burns 19 Ekim 2003'te Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'da NATO nezdinde düzenlenen "NATO ve Büyük Ortadoğu" adlı konferansta yaptığı konuşmada "NATO'nun görevi hala Kuzey Amerika'yı ve Batı Avrupa'yı savunmaktır. Fakat Amerika veya Avrupa'da oturarak bunu yapabileceğimizi sanmıyorum. Bütün kavramsal dikkatlerimizi, askeri güçlerimizi güneye ve doğuya yöneltmeliyiz. İnanıyorum ki, NATO'nun istikbali güney ve doğudadır. Büyük Ortadoğu'dadır. demektedir. [18]
ABD'nin NATO temsilcisi Senatör Chuck Hagel'in yapmış olduğu konuşmaya baktığımız zamanda aynı ruh halinin yansımalarını görmek mümkündür. ABD'nin büyük projesine yönelik NATO üyelerinin ikna çabaları devam etmekte ve NATO'nun bu coğrafyada etkin rol üstlenmesi sağlanılmaya çalışılmaktadır. Senatör Hagel 23 Ocak 2004 tarihinde Brüksel'de yaptığı "The United States , NATO, And the Greater Middle East" konulu konuşmasında, NATO'nun Büyük Orta Doğuya güvenlik ve istikrar getirmede büyük rol oynayacağını vurgulamaktadır. 11 Eylül saldırıları NATO'nun hedefini netleştirmiştir. Tüm dünyanın ve NATO'nun karşılaştığı yeni tehdit terördür. Bu tehditle başa çıkmada askeri güç hayati rol oynayacaktır. NATO'da askeri bir güç olarak bölgede istihbarat, düzenin sağlanması, ekonomik, diplomatik ve insani alanlarda etkin rol oynayacaktır. Bu dönemde NATO'nun stratejik yoğunluk alanı Büyük Orta Doğu, Afganistan, Irak, Akdeniz ve İsrail-Filistin anlaşmazlığı olacaktır. Hagel bu konuşmasında NATO gibi bölgesel bir örgüte global bir vizyon çizmekte ve NATO'nun alan dışı ( out of area ) faaliyetlerde de etkin olması gerektiğini vurgulamaktadır. [19] Amaç nettir. Yük NATO'ya yani Türkiye'nin de içinde bulunduğu üyelere delege edilecektir. ABD kendisinin ortaya çıkardığı sorunu NATO'ya yıkmak istemektedir.
Yine Yakın Doğu İşleri Sekreter Yardımcısı William J. Burns 12 Kasım 2003 tarihinde Washington'da düzenlenen "The Marshall Legacy : The Role of Transatlantic Community in Building Peace and Security " konferansında yeni ortay atılan "Büyük Orta Doğu Vizyonunun" uygulanması için yer ve zaman anlamında tarihi bir fırsatın doğduğunu vurgulayarak sözüne başlamışlardır. Daha sonra Dull savaş sonrası yıkılan Avrupa'yı yeniden yapılandıran ve tehditlerden koruyan Marshall Planı ile yeni vizyon arasında bağlantılar kurmakta ve Büyük Orta Doğu Vizyonunun Marshall Planının Avrupa'da yaptığı gibi bu coğrafyada ulvi bir görevi yerine getireceğini vurgulamaktadır. [20] ABD NATO'yu ve diğer güçleri saplandığı bataklığa çekme çaba ve gayreti içindedir.
4. Problemler
Bu türden bir projenin uygulanmasında sıkıntıların olması da kaçınılmazdır. Birinci olarak bu projenin Avrupa Birliği tarafından benimsenme olasılığı son derece düşük görünmektedir. Bunun nedeni ABD'nin ortaya attığı 'Büyük Ortadoğu Projesi', Avrupa Birliğinin “Fas'tan İsrail'e uzanan Akdeniz bölgesinde barışın ve bütünleşmenin sağlanmasını ve Filistin sorununa çözüm bulunmasını amaçlayan Barcelona İnisyatifi'ne ” rakip olabilecek bir proje görünümü arz etmesidir. [21] Dolayısıyla ABD bu projesine AB'den umduğu desteği bulamayabilir. Yine aynı şekilde AB üyelerinin NATO'nun da üyesi olması bu örgütün etkinlik alanının sınırlayabilir. ABD buradan beklediği desteği yeteri kadar bulamayabilir.
Olayın bir diğer problem teşkil edebilecek boyutu da bölge ülkelerinin özelliklede Mısır ve Suudi Arabistan'ın bu olaya sıcak bakmamaktadırlar. Bu türden projeleri dışardan müdahale olarak algılamaktadırlar. Onlar göre Batı tarzı demokrasinin kendi toplumlarının özelliklerine yabancıdır. Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek Suudi Arabistan'ı ziyaretinde Suudi Arabistan Kralı Fahd'la ortaklaşa yayımladıkları bildiride, "Batı tarzı demokrasinin, İslam'ın geniş ölçüde hüküm sürdüğü bir bölgeye uymasının şart olmadığını" belirttiler. [22]
Ayrıca ortak bildiride "Arap ve İslam ülkelerine dışarıdan reform dayatmaları kabul edilemez" olduğu ifade edildi. "Modernleşme ve reform çabaları da Arap halkının kimliği ve özellikleriyle uyumlu olmalı" denildi. Bu şekilde bir çıkışın yanı sıra iki ülke liderleri Filistin ve Iraktaki sorunlar çözülmedikçe Ortadoğu'da istikrarın sağlanamayacağı konusunda Washington yönetimini uyaran bir açıklamada bulundular. ABD'nin Irakta işgale son vermesini ve BM'nin Irak'ta daha etkin bir rol alması gerektiğini açıklamalarında vurguladılar. [23]
Bölgede en önemli ülkelerden bir olan İran'daki son seçimler ise ABD'nin bölge politikalarında çok daha zorlanacağını ortaya koymaktadır. Bu ülkede mollaların hale çok güçlü olduğunu ve dizginleri ellerinde tutmaya devam ettiklerini göstermektedir. Seçimlerde özgürlük için mücadele eden hareketin önü kesilmiş ve mollaların değişime dönük adımlara sessiz kalmayacakları ortaya çıkmıştır.
Iraktaki başarısızlık ve yönetimin demokratik bir biçimde inşa edilmesindeki zafiyet ve buna karşı ortaya çıkan direniş, bölgede demokratikleşme ve dönüşümü hedefleyen "Büyük Ortadoğu Projesi"nin amaçlarından epeyce uzak olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. [24] Bunun çeşitli nedenleri var. Başlıca faktör, bu ülkelerde bir yandan dizginleri ellerinde tutan liderlerin statükoyu sürdürmeye kararlı olması, öte yandan da toplum yapısının ve kültürünün köklü ve hızlı değişime pek müsait olmamasıdır.
Bu konu ile ilgili belirtilmesi gereken bir diğer bir noktada projenin çok ciddi bulunmaması ve sadece ABD'nin iç politikaya yönelik bir manevrası olduğunun yaygın bir biçimde dillendirilmesidir. Bush'un danışmanlığını yürütenler tarafından Başkanın seçim propagandasına katkıda bulunmak için ortaya atılmış olmasını muhtemel olarak görenlerin sayısı da az değildir. Bundan dolayı fazlada ciddiye alınmaması gerektiği de söylenmektedir. [25]
Unutulmaması gereken bir diğer problem de “Büyük Orta Doğu Projesinin” başarısız olması durumunda ortaya çıkacak tehlikelerdir. Bu durum eldeki bu veriler ışığında yüksek gözükmektedir. Bu olasılık ABD ve bölge için daha büyük ve kapsamalı sıkıntılara yol açabilecek bir gelişmedir. Amerikanın başarısız olması ve özelliklede Afganistan ve Irak'ta süratle neticeye gidememesi projenin ortadan kaldırmayı hedeflediği terörizmin daha da cesaretlenmesine ve terörist faaliyetlerin artmasına yol açacaktır. Bu durumdan ABD başta olmak üzere her ülke zarar görecektir. Yine aynı şekilde kitle imha silahları konusundaki yarış hızlanacak ve belki de ABD veya bir başka ülke 11 Eylül kabusuyla yeniden yüzleşecektir. Başarısızlık bölgeyi ve tüm dünyayı bir bilinmeze doğru sürükleyebilir. [26]
5. Türkiye'ye ve Büyük Orta Doğu Projesi
Bu projenin Türkiye'ye olası yansımalarına geldiğimiz zaman ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır. Bu proje Türkiye için hayati derecede önemlidir. Çünkü Türkiye Büyük Orta Doğu Olarak tanımlanan bu coğrafyadadır. Bush Özgürlük ileri stratejisi konuşmasında demokrasinin ve İslam'ın birlikte olabileceğini vurgulamakta ve bu duruma örnek olarak da Türkiye'yi göstermektedir. [27] Dolayısıyla Türkiye bölgedeki hem Müslüman, hem laik hem de demokratik rejime sahip olan tek ülkedir. Bundan dolayı Türkiye'ye model ülke rolü verilmektedir. Türkiye kaçınılmaz olarak bu bölgedeki gelişmelerden etkilenecektir. Çünkü bu coğrafya dünyanın en sıcak bölgesidir. Terör bu coğrafyadadır. Petrol bu coğrafyadadır. Etnik problemler ve bu temelli çatışmalar bu coğrafyadadır. İsrail bu coğrafyadadır. Kürt meselesi bu coğrafyadadır. Velhasıl dünyanın şu anda karşı karşıya olduğu sorunların büyük bir kısmı bu coğrafyadadır. [28]
Türkiye bölgede değişimin olmasından yana bir tavır sergilemektedir. İslam ülkelerinde değişim ve dönüşüm yönünde adımlar atılmasını ve piyasa ekonomisini, açık toplumu, demokratikleşmeyi, ihtilafların barışçı çözümünü, ticari ilişkilerin gelişmesini sağlayacak adımların atılmasını desteklemektedir. Bu yönde atılacak adımlar aynı zamanda Türkiye'nin çıkarınadır. Ancak bu değişimin dışardan müdahalelerle değil bölgenin kendi iç dinamiklerinin harekete geçirilmesi ile olması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu Bağlamda Dışişleri Bakanı Gül'ün Kuveyt'te İKO toplantısında "kendi sorunlarımızı kendimiz çözelim" yönündeki açıklaması bu niyeti oryaya koymaktadır. Türkiye dışarıdan askeri yöntemlerle yapılan müdahaleler bölgede istikrar ve güvenlik anlamında derin yaralar açacağı ve çözümü güç sorunlar yaratacağı için, buradaki dönüşümün iç dinamiklerle gerçekleşmesini gerekli görmektedir. [29]
Bu projenin Türkiye'ye yansımasının olacağı bir diğer konuda Kıbrıs'la ilgilidir. ABD Kıbrıs konusunun çözümü konusunda bastırmaktadır. Bu baskılar neticesinde Türkiye istemediği bir çözüme imza atmaya zorlanabilir. Kıbrıs'ta bu tür baskılar sonucu çıkarlarımızdan taviz vererek buradaki haklarımızı kaybetmemize yol açabilir. Türkiye'nin isteği dışında zorla çözülmüş bir Kıbrıs'ın AB'ye üye olması Adanın Türkiye'nin kontrolünden çıkmasına neden olacak ve ABD'nin de burada askeri üstler istemesi gelecekteki gelişmelerin çok da net kestirilemediği, stratejik ortaklık anlayışının çok küçük bazı gelişmeler neticesinde bile değiştiği bir ortamda Türkiye'nin güvenliği ve çıkarları açısından tehdit oluşturacaktır. [30]
Türkiye'nin bu projenin içinde aktif olarak yer alması da sakıncalar doğuracaktır. Çünkü Arap dünyasında ABD'nin politikalarına karşı tepkiler artan bir oranda yükselmektedir. Türkiye'nin bu projede yer alması, ABD ile hareket ettiği izleniminin doğmasına ve Arap dünyasında Türkiye'ye karşı olan bakışın olumsuzlanmasına ve Türkiye'ye yönelik terör tehdidin artmasına ve bunların çok kısa bir süre önce İstanbul'da şahit olduğumuz gibi fiiliyata dönüşmesine de sebep olabilir.
Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri olan Kürt meselesi konusunda da başına ciddi sıkıntılar açmasına neden olabilecek sonuçlar doğuracaktır. Çünkü demokrasi ve insan hakları söylemlerinin bölgede dillendirilmesi zaten hassas olan bu konuda sıkıntıların artmasına ve Türkiye'nin Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesinde yeniden ayrılıkçı terörün hortlamasına neden olabilir. Suriye'deki gelişmeler ve çok basit nedenden Kürtlerin ve Arapların çatışma içine girmesi ve olayın Arap-Kürt çatışmasına dönüşmesi bu konuda hassasiyeti olan Türkiye'nin ABD'nin bölgedeki politikalar konusunda dikkatli ve ihtiyatlı olması zorunluluğunu ortaya koymaktadır. [31] Irak'taki gelişmelerin parçalanmaya yol açması ihtimali tüm aksi yöndeki beyanat ve açıklamalara rağmen yükseksek olasılık dahilinde olan bir konudur. Bu tür bir proje içinde yer almanın Türkiye'yi bölgenin istikrarsız ortamına çekmesi ihtimalini de ortaya çıkarmaktadır. Hükümet ve özelliklede Genelkurmay bu konuya çekince ile yaklaşmakta ve olayı ve ABD'nin niyetini tam olarak kavramaya çalıştıkları için bu konuyla ilgili olarak ihtiyatlı tavırlarını sürdürmektedir. [32]
Bir diğer tehlike ise bu biçimde geniş kapsamlı bir politik ajandanın başarı şansının çok da büyük olmamasıdır. ABD'nin bu tür politik amaçlarla yola çıkması başarı şansını azaltacağı için, atılan adımların bölgedeki taşların yerinden oynamasına ve bölgenin tam bir bilinmezliğe itilmesine yol açabilir. ABD ve diğer batılı güçler bu coğrafyada değillerdir. Bunların bu karmaşadan sıyrılıp kendi kabuklarına çekilmeleri olasıdır. Ancak biz bu coğrafyadayız. Kaçınılmaz olarak burada oluşacak karmaşa, terör, istikrarsızlık bize de yansıyacaktır. [33]
6. Sonuç
Washington Yönetiminin ortaya atmış olduğu "Büyük Orta Doğu Vizyonu", ABD'nin Orta Doğuda kapsamlı bir değişim ve dönüşüm sürecinin başlatıldığının resmen ilanıdır. Projeyle ilgili tüm olumsuz spekülasyonlara rağmen ABD bu proje kapsamında önümüzdeki aylarda bölgede ekonomik, siyasi, askeri, sosyal ve kültürel alanda adımlar atacaktır. Sonuçlarını şimdiden kestirmek zor olsa da bu adımlar neticesinde bölgede ciddi değişimlerin olacağı sonucunu ortaya koymaktadır.
Ancak bu adımlarda başarı şansını da kestirmenin zor oluşu ve başarısızlığın daha yüksek gibi gözükmesi bölgede yeni kargaşaların ve sorunların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Türkiye bu projeyi değerlendirirken yada buda dahil olurken bölgede bulunan bir ülke olarak dikkatli hareket etmeli ve gelişmeler konusunda dikkatli ve ihtiyatlı olmalıdır. Aksi takdirde Türkiye bölünmede dahil çok ciddi sıkıntılarla karşılaşabilir.
[1] Mohd Naseem Khan The US Policy Towards the Persian Gulf : Continuity and Change ” Strategic Analysis , Vol. XXV. No. 2 Mayıs 2001ABD, ss . 197-198
[2] a.g.m., s. 199
[3] a.g.m., ss . 200-202
[4] Geofry Camp and Paul Sanders ; “Amerika, Russia and the Greater Middle East: Challenges and Opportunities ”, The Nixon Center, Washington DC, November 2003, s. 15.
[5] a.g.m., s. 15-20.
[6] Ted Galen Carpenter “ Restless Empire : Washington's Goals and Problems in the Islamic Arc ”, Medditarrenean Quarterly, Volume 14, Number 4, Fall 2003, ABD, s.102.
[7] a.g.m., s. 103.
[8] a.g.m., s. 103-104.
[9] a.g.m., s. 105-106.
[10] a.g.m., s. 109-111.
[11] a.g.m., s. 112-114.
[12] Abdel Mahdi Abdullah; “ Cause of Anti- Americanism the Arap World: A Socia - Political Perspective ”, Mıddıle East Review of International Affairs , Vol. 7, No. 4, December 2003, ss . 65.
[13] Büyük Ortadoğu Projesi http://www.milliyet.com/2004/02/26/yazar/toruner.html.
[14] http://www.milliyet.com/2004/02/23/siyaset/asiy.html
[15] Hasan Mesut Hazar; "ABD'nin Büyük Projesi (Ya Tutarsa) "http://www.habervitrini.com/yazar.asp.yazar=saygun&sid=1710
[16] Bu konuşma için bkz. www. whitehouse .gov/news/ releases /2003/11/20031106-11.html.
[17] a.g.k.
[18] "Büyük Ortadoğu' nereye? http://www.milliyet.com/2004/02/17/yazar/akyol.html
[19] Chuck Hagel; "The United States , NATO, And the Greater Middle East", www.kas.de/ upload / dokumente / hagel _ chuck _ natospeech _23_1-04- pdf .
[20] Bu konuşmanın tam metni için bkz. http://www.usembassy.it/file2003_11/alia/A3111203.htm.
[21] Bush'un 'Büyük Ortadoğu' oltasına takılmalı mıyız? http://www.milliyet.com/2004/02/09/yazar/ulagay.html
[22] Demokrasi uymaz http://www.milliyet.com/2004/02/26/dunya/adun.html
[23] a.g.m.
[24] Sami Kohen " Örnek alsalar" http://www.milliyet.com/2004/02/27/yazar/kohen.html
[25] Bush'un 'Büyük Ortadoğu' oltasına takılmalı mıyız? http://www.milliyet.com/2004/02/09/yazar/ulagay.html
[26] Geofry Camp and Paul Sanders ; “Amerika, Russia and the Greater Middle East, s. 17
[27] www. whitehouse .gov/news/ releases /2003/11/20031106-11.html
[28] Taha Akyol ; "Büyük Ortadoğu' nereye?" http://www.milliyet.com/2004/02/17/yazar/akyol.html
[29] a.g.m.
[30] "ABD Kıbrıs'ta Üs İstiyor" http://www.kibrispostasi.com/?newsid=2501&aid=html.
[31] " Suriyedeki Kürt Ayaklanması" http://www.turkish-defence.com/forum/viewtopic.php?p=1976
[32] Murat Yetkin; "ABD Yeni Adım Bekliyor" Radikal, 03/03/2004
[33] Taha Akyol ;" Büyük Ortadoğu' nereye?" http://www.milliyet.com/2004/02/17/yazar/akyol.html
